14 Aralık 2020 Pazartesi

Zora dayalı dijital egemenlik


Bekir Gündoğmuş

Bir Fırsat mı?

Pandeminin daha ilk zamanlarında sürecin adı konulurken kullanılan kavramlardan birisi de “bakterinin diktatörlüğü” olmuştu.

Büyüteçle bile görülemeyecek bir mikrobun nasıl da dünyayı etkisi altına aldığı, insanları korku tüneline soktuğu anlatılmaya başlanmıştı.

Bugün ise “dijital diktatörlüğü” konuşuyoruz.

Hangi şehirde hangi mahallenin virüs tehdidi içerdiğini gözlerken memnuniyetle kullandığımız bir dijital uygulamanın bizi tahakküm altına almasından duyulan endişe gündeme getiriliyor.

Aslında özellikle son on yıldır akıllı telefonlar ve diğer diğer dijital araç gereçler aracılığıyla dijitalin korkulacak bir egemenlik düzeyine ulaştığının herkes farkında.

Kullanılan tüm bu cihazların “ayak izi” olduğunu bizatihi kendilerinden öğreniyoruz hatta.

Hangi gün nerede olduğumuzu haber veren, gördüğümüz herhangi bir olay karşısında nasıl bir duygu yaşadığımızı hatırlatan, neleri sevip nelerden hoşlanmadığımızı bilen ve bütün bunları bildiğini de bize açıkça gösteren bir “egemen”den bahsediyoruz.

İşin vahim olanı, bizim hakkımızda sahip olduğu tüm bu bilgilerin kaynağı da bizatihi yine bizleriz.

Hiçbir zorlama olmadan kendi rızamızla bütün bu bilgileri kendisine sunuyoruz.

Belki burada “aslında ne kadar kendi rızamız” sorusu sorulabilir. Zira daha önce de ifade ettiğimiz gibi içinde yaşanılan çağ aynı zamanda “rızanın üretildiği” bir niteliğe sahip.

Algı yönetimleriyle ihtiyaç hissi, doğru-yanlış tercihleri ve dahası kontrol altına alınabiliyor nitekim. Ancak sonuç itibarıyla kişinin tercih hakkı bulunduğu da bir realite.

Dolayısıyla kendi rızamızla özgürlük alanımızı “dijital egemen”e devrediyoruz. Bu nedenle kendisini özgür zanneden köleler olarak nitelendirilmemiz mümkün oluyor. Aslında köleliği de özgürlüğü de önemsemeyen veya idrak edemeyen bir haldeyiz.

Tam da Akif'in “His yok, hareket yok, acı  yok… Leş mi kesildin? Hayrat veriyorsun bana… Sen böyle değildin” sözünde olduğu gibi.

Yine Byung Chul Han'ın “seyirci demokrasisi” söylemini de haklı çıkartacak türden bir durum bu. Chul Han seçmenin tüketici haline geldiğini, siyasette edilgenleştiğini, seçmenler böyle olunca da siyasetçilerin “tedarikçilere” dönüştüğünü söyler.

Tüketici konumundaki muhataplarını ya da müşterilerini ikna etmeye uğraşan siyasetçiler ortaya dökülür. Fikri temellere dayalı bir siyasetin yerini popülist söylemler, iş bilen siyasetçilerin yerini de iyi rol yapabilen laf cambazı “politika tüccarları” alır.

Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını vaaz edenler, kontrol edilmesi zor yeni alfabetik kuşakların geldiğini iddia edenler, yeni siyasete adapte olunması gerektiğini düşünenler…

Liste uzayıp gider…

Gerçekten yeni bir süreçten geçtiğimiz ve karmaşık ilişkiler ile çevrili bir dünyada yaşadığımız hususu tespit edilmesi gereken bir vakıa.

Ne var ki, bu sürecin yeni reaksiyonlar geliştirme potansiyeline sahip olduğunu da eklemek gerekiyor. Kendi elleriyle “dijital egemen”e teslim olan insanlık bugün sürecin sonunda özgür iradesinin elinden alınacağı korkusuna kapılmış durumda.

Bu korku hali, yeni reaksiyonların habercisi sayılabilir kanaatindeyim.

Arzuların, şehvetin, beğenilmenin, takdir edilmenin ve hatta boş vermişliğin cazibesi hatırına “özel”ini saklamaktan vazgeçebilen insanlık, özgür iradesinin zorla ipotek altına alınması karşısında ortaya bir irade koymaya yönelebilir!

Zira bugünün “dijital egemeninin” en büyük gücü; zorlayıcı olmayan gönüllülüğe dayalı tahakküm kurma başarısından geliyordu.

Ama bugün dijital diktatörlük kavramı kulaktan kulağa yayılıyor ve süreçten rahatsız olanların sayısı artıyor.

Meşhur ifadesiyle, sınırın olduğu yerde “kaçak”, iktidarın olduğu yerde “direniş” vardır. Zora dayalı bir egemenliğin gelişi, dijital egemenlik ile dünyayı ifsat eden ırkçı emperyalistlerin, Siyonistlerin de zora düştüğünün habercisi olacaktır aynı zamanda.

Paylaş:

YORUMLAR

Yorum Yaz