14 Ağustos 2017 Pazartesi

Sünnetsiz İslam arayışları emperyalistlerin bir oyunudur


Mustafa Kasadar

İlahi dinler yalnız itikattan yani inançtan ibaret olmadığı, itikadın yanında pratik hayatta uygulanması için hükümler konduğu için mutlaka bir peygamberle gönderilmiştir. Zira eğer peygamberlerin uygulamaları olmasa idi dinin emirleri soyut birer kavram olmaktan öteye geçemez, fert ve toplum hayatına hükmedemezlerdi.

Son ilahi din olan İslam'da son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizle gönderilmiş ve Hz. Peygamber de bu dini ilk iman nesli olan sahabelerinin arasında peygamber olarak 23 yıl boyunca yaşamış ve en hayırlı nesil olan sahabeler onun her bir sözünü ve her bir davranışını özenle muhafaza ederek gelecek nesillere aktarmışlarıdır. Hadis dediğimiz şey işte İslam'ın bu 23 yıllık dönemde Kur'an'ın hayata aktarılmış şeklinin sahabe tarafından bizlere nakledilmesidir.

Resulullah (s.a.v.) Efendimizin görevi yalnızca tebliğden ibaret değildir. Onun bir de tebyin (açıklama) görevi vardır. “Sana Kitab'ı, ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklaman için indirdik.” (Nahl, 64) ayeti bu gerçeği açıklar. Yani inen vahiyle muradı-ı ilahinin ne olduğunu Allah Resulü açıklamakla yükümlüdür. Hadisler etrafında şüphe bulutu oluşturarak onları işlevsiz kılanlar, Allah Teâlâ'nın Resulüne verdiği Kur'a-ı Kerim'i tefsir ve açıklama yetkisini ondan alıp kendilerine veya başkalarına tanımak isteyenlerdir.

Allah Resulünü -onun hadislerini inkâr ederek- dinin dışına itme anlayışı, Kur'an-ı Kerim'i diledikleri gibi yorulama ve kendi heva ve heveslerine göre te'vil etme için ortaya atılmıştır. Zira Kur'an ayetlerinin murad-ı ilahinin dışında yorumlanmasının önündeki engel Hadis-i Şeriflerdir. Hadis-i Şerifler, ayet-i kerimeleri tefsir eder. Bu tefsir olmayınca art niyetli kimselere ayet-i kerimeler üzerinde istedikleri gibi te'vil ve tahrif yapma alanı doğmaktadır. Zaten de Hadis-i Şeriflerin itibarsızlaştırılmasından amaç budur.

Bu anlayış, Hıristiyanlığı kiliseye hapsettikleri gibi İslam'ı da camiye hapsetmek isteyen emperyalist kâfirlerin yaklaşık yüz yıl önce tohumlarını attığı bir fitnedir. İlahiyat çevrelerinde adeta bulaşıcı bir hastalık gibi yayılan hadis düşmanlığı -aynı zamanda- İslam'ı sosyal ve siyasi hayattan tümüyle uzak tutmak isteyen laik düzen taraftarlarına da bulunmaz bir fırsat sunmaktadır. Zira sünneti ortadan kaldırırlarsa Kur'an ayetlerini müsteşriklerin arzuladıkları manalara çekmelerinin yani manasını te'vil ve tahrif etmelerinin önündeki engel kalkacaktır. Nitekim bu anlayış sahiplerinin “İslam'ın devlet talebi yoktur” tezine sahip çıkmaları da boşuna değildir.

Sahabe neslinden olan İmran b. Husayn (r.a.) Resulullah (s.a.v.)'in hadislerinden bahsederken bir adam gelerek “Ey Ebû Nüceyd! Sen bize, Kur'an'da bulunmayan şeylerden bahsediyorsun, onları bırak bize Kur'an'dan bahset.” der. Bunun üzerine İmran (r.a.): “Sen ve arkadaşların Kur'an'ı okuyorsunuz. Sen bana namazın şartlarından, kılınış şeklinden bahseder misin? Altın, deve, sığır ve çeşitli malların zekat miktarlarını söyler misin? Sen Peygamber'e şehadet ettiğin halde, şimdi onun, sünnetini kabul etmiyorsun.” der. Bunun üzerine o adam; “Beni ihya ettin, Allah da seni ihya etsin” diye dua eder ve hatasından vazgeçer. (Ebû Dâvûd, Zekât, 2)

Geçenlerde bir fıkıh profesörünün eski bir konuşmasını izliyorum. Hayranı olduğu bir başka profesörden övgü ile bahsederken: “Ben onu tanıyıncaya kadar iman esaslarının altı olduğuna inanıyordum. Ama onu tanıyınca beş olduğunu, Kur'an'da kaderin olmadığını öğrendim.” Diyor. Yuh olsun yani. Cahil bir köylü bile bu kadar kolay ikna olmaz. Bu dinin hükümleri birilerinin gömlek değiştirdiği gibi değişecek basit bir meselemi ya hu? (Konudan sapmamak için burada kader meselesine girmiyor, ileriki bir zamana tehir ediyorum.)

Bakınız bu sözle sadece Müslümanların inançları sarsılmıyor, aynı zamanda 1400 yıllık ilmi miras da bir çırpıda silinip atılıyor. Yani bu güne kadar okuduğumuz bütün akide kitapları yanlış yazıyor denmek isteniyor. Bütün mezhep imamları, muhaddisler, müfessirler ve fakihler bizi aldatmış denmek isteniyor. Neuzu billah. Bu ne büyük bir fitne ve ne büyük bir iftira. Yani fıkhın babası olan İmam-ı Azam (haşa) bizi aldatmış. İmam Malik, İmam Şafii, İmam Ahmet bin Hanbel Kur'an-ı anlayamamış ama bu laik düzenin paye verdiği ve hakikatte bu büyük zatlara talebe dahi olamayacak kadar yüzeysel bir malumata sahip bu şahıslar doğruyu anlamış! Bu yalana yerler ve gökler titrer. Bütün İslam ümmetinin güvenilir olduğunda ittifak ettiği Buhari ve Müslim'e güvenmeyeceğiz, ama bu zatlara güveneceğiz öyle mi? Niçin? Yahu sizler kendi tutarsız anlayışlarınızı millete “Kur'an böyle, şöyle söylüyor” diye yutturmak isteyen ve daha ilk kelimede yalan söyleyen insanlarsınız. Sizin ne özelliğiniz var ki sizin Kur'an yorumlarınız, Kur'an'dan anladığınız mana bizatihi Kur'an gibi olacak?! Mü'minler sizin ilmi namusunuza güvenecek ama sahabe nesline güvenmeyecek öyle mi? Ayetlerden kastedilen murad-ı ilahinin ne olduğunu siz doğru anlayacaksınız ama müctehid imamlar başta olmak üzere İslam fukahası yanlış anlayacak. Buna kargalar bile güler.

Konuyu bir Nasreddin Hoca fıkrasıyla özetleyelim. Hoca yolda bir leylek bulmuş. Almış evine götürmüş. Ama daha önce hiç leylek görmemiş. Uzun gagası ve yüksek bacaklarını çok yadırgamış. Tutup önce gagasını, sonra ayaklarını kesmiş. Sonra da yüksekçe bir yere koymuş ve karşısına geçmiş. Yaptığı işten memnun bir halde şöyle seslenmiş:- “Bak şimdi kuşa benzedin.»

İşte sununda bu Hadis inkârcıları dini Nasreddin Hoca'nın kuşuna benzetecekler. Hafazanallah.

Paylaş:

YORUMLAR

Yorum Yaz