10 Temmuz 2017 Pazartesi

Nereye gidiyorsunuz?


Mustafa Kasadar

“Kork Allah'tan korkmayandan” diye bir atasözümüz vardır. Zira insan için Allah korkusundan daha büyük bir yaptırım gücü yoktur. Nitekim Mehmet Akif: “insanlarda fazilet hissi Allah korkusundandır” derken de aynı manaya vurgu yapıyor. 
 
Osmanlı'nın son dönemlerinden başlayarak günümüze kadar -bazı istisnalar hariç- hep yüzü Batıya dönük olarak alınan siyasi kararlar sonucu halkımız her geçen gün daha fazla Batılılaşmakta ve doğal olarak da daha fazla İslam'dan uzaklaşmaktadır. Nitekim sırf Avrupa Birliği istiyor diye her karış toprağı şehit kanıyla sulanmış bu topraklarda ateistlere ve lutilere dahi dernek kurma ve çirkefliklerini yayma hakkı tanınmıştır. 
 
Batılılaşmanın ürettiği ruhsal ve toplumsal hastalıklardan dolayı artık birçokları cinnet geçirmektedir. Haram kazanç ve hormonlu gıdalar insanları azdırmakta, delirtmekte ve adeta canavarlaştırmaktadır. Özellikle yeni yetişen nesil tam bir felaket. Çok bencil ve öfkesini kontrol edemeyecek durumdadır. Hatta öfkesine o denli yenik düşenler var ki araba park sorunu yüzünden ilk defa karşılaştığı bir adamı tabancasını çekip vurabilmektedir. Komşusu olan hamile bir kadının evinin kapısını kırıp ona tecavüz edecek kadar şehvet düşkünü ve kucağında on aylık bebeğiyle birlikte tecavüz ettiği kadının başını taşla ezecek kadar canavar ruhlu.
 
İslami hayat giderek halkın arasından çekilirken –tıpkı güneşin çekilmesiyle birlikte ondan boşalan yerleri karanlığın doldurması gibi- cahiliye adet ve gelenekleri onun yerini doldurmakta ve pek tabii olarak da bunun neticesinde bütün kutsal değerler iğdiş edilmektedir. 
 
Halkın ruh yapısını ve toplumsal davranışlarını ölçen hangi göstergeye bakılırsa bakılsın durumumuzun hiçbir alanda iyiye gitmediği görülecektir. Açılan bunca İmam Hatip okuluna ve sivil toplum kuruluşlarına tanınan bunca serbestliğe rağmen ma'rufun yerine münker egemen olmaktadır. Zira hayra çağıranların birçoğunun kendisinde hayır yoktur. İslami STK'ların çoğunun varlığı sadece kâğıt üzerindedir ve bir tabeladan ibarettir. Buralarda birileri toplanır ve adeta dernekçilik oyunu oynarlar. Haftalık toplanırlar ama bu toplantılarda yaptıkları işlerin değerlendirmesini yapmazlar, yapamazlar. Çünkü yaptıkları ciddi, sayıya dökülecek hiçbir çalışma yoktur. 
 
Bazıları kendilerini çok iş yapıyor sanmalarına rağmen çoğunlukla işlettikleri yurtlar otellerden farksızdır. Buralarda kalan öğrencilerin çoğuna namaz dahi kıldıramamaktadırlar. Bütün bu olumsuzlukları bir tarafa bıraksak ve her türlü altyapıdan yüzde yüz istifade edildiğini varsaysak bile Türkiye'nin hiçbir vilayetinde bütün İslami STK'ların fiziki imkânları yalnızca o ilde bulunan üniversite öğrencilerinin yüzde onuna hizmet üretecek kapasitede değildir. Onun için birkaç yurt, birkaç dernek binası açmakla kimse mağrur olmasın ve kimse kendini kandırmasın. Bu işi siyasi irade dert edinip sahip çıkmadıkça sorun çözülmez. 
 
Geçtiğimiz Ramazan ayında muhterem Hüsnü Geçer hocamızla bir iftar vesilesiyle bir arada olma ve biraz da sohbet etme şerefine nail olduk. Dert aynı olduğu için gündem de aynı. Sorular hep toplumsal yozlaşma ve geleceğin nasıl olacağı üzerine idi. Hocamız bir soru üzerine “ben İnönü dönemindeki idareyi değil ama halkı arıyorum.” Dedi. Devamında da “benim oturduğum evin sokağında yüzlerce daire var, sabah namazına kalkıyorum ışığı yanan ev sayısı iki üçü geçmiyor. Bunlar namaz kılsalar her halde ışıkları açık olur” dedi. 
 
Evet, sabah namazlarında çoğu camilerde cemaat uykusu kaçmış birkaç ihtiyardan ibaret. Maalesef gençlik namaz kılmıyor. Hatta zaman içerisinde yıllarca sohbet ettiğiniz ve namazı terk edebileceğine asla ihtimal vermediğiniz öyle insanların alınlarının hiç secdeye varmadığını öğrenince ağzınız açıkta kalıyor. 
 
Toplum olarak namazla aramızı düzeltememişsek daha neyimizin düzgün olmasını bekliyoruz ki? 
“O halde siz nereye gidiyorsunuz?” (Tekvir, 26)

 

Paylaş:

YORUMLAR

Yorum Yaz