Karaoğlu'ndan Mavi Marmara ezgisi (Röportaj)

02.05.2012 12:53:42

Sanatçı Ömer Karaoğlu Yazarımız Havva Koç'un sorularını yanıtladı... Karaoğlu Mavi Marmara ezgisinin ilk mısralarını Ajans5.com Okurlarıyla paylaştı..



TOPLU SMS ARTIK ÇOK UCUZ

Röportaj / Havva Koç

Şuan karşımda onbeşli yaşlarımda Erkan abimin aldığı ezgi kaseti vesilesiyle tanıştığım Ömer Karaoğlu var. Ömer Karaoğlu dinleyenler mutlaka bilirler ki Ömer beyin okuduğu her ezgi birçok İslami organizasyonlarda slogan olarak kullanılmıştır ve hala da kullanılmaktadır. Bir konser sonrası kendisi ile röportaj yapmak için bizim eve davet ettim, sağolsun beni kırmadı ve davetimi kabul etti. Ömer Beyin her ezgisi nasıl yüreklere hitap ediyorsa Mavi Marmarada serüveninde yaşadıklarıda yüreklere hitap eder ve kendimize dersler çıkartırız diyorum ve söyleşimizle sizleri başbaşa bırakıyorum. )

Biz, yurt dışındaki vatandaşlar, sizi sesinizden ve söylemiş olduğunuz ezgilerden tanıyorduk, ta ki Mavi Marmara İnsani Yardım Vakfı’nın organizasyonu ile İsrail ablukasındaki Gazze’ye yardım malzemeleri götürmek üzere bir grup gemi ile birlikte yola çıkan aktivistlerin içinde sizi de görene kadar. Sizin içinde uygunsa bu röportajımızı sizin aktivistlik tarafınızı, Mavi Marmara sürecini ele alarak gerçekleştirmek istiyorum.


Tabi ki buyurun.

Gazze’ye insani yardım götüren filolardan biri de Mavi Marmara gemisi idi. Mavi Marmara süreci nasıl başladı?


İnsan hayatı bir bütün neticede. Belki öne çıkan, vitrine çıkan bazı özelliklerimiz, bazı belirgin meşguliyetlerimiz, bizi o kimliğimizle daha çok tanıtmış olabiliyor. Dolayısıyla biz de bir ailenin, bir toplumsal çevresinin, bir arkadaş çevresinin içerisindeyiz. Zaman zaman farklı etkinliklerde bulunmaya gayret ediyoruz. Aslında bu soru, hayata nasıl baktığınızla, dünya görüşünüzle de alakalı. Evet, müzisyen kimliğimiz belki biraz daha önde, daha vitrinde tabiri caizse ama gençlik yıllarımızdan bu yana vakıflarımızın, derneklerimizin, sivil kuruluşlarımızın yanında, yöresinde, içerisinde zaman zaman yer almaya çalıştık. Açıkçası bu yeni bir şey değil bizim için.

Bizim gibi Türkiye dışında yetişen Türkler için sizin aktivist kimliğiniz yeni. Biz sizi hep sevenlerinizle buluşmanıza vesile olan konserlerinizle ya da organize edilmiş farklı programlarda okuduğunuz ezgilerle, müzisyen kimliğinizle tanıdık ve sadece o yönünüzü biliyoruz.

Müzik dışında farklı meşguliyetlerimizde var, belki bilen dostlar bilirler; eğitimle ilgili bir tarafımız da var geçmişte.

Bu eğitimle ilgili tarafınızdan bize biraz bahsedebilir misiniz?

Bunun da iki ayağı var; birincisi resmi akademisyenlik süreci ki bu da belli bir dönem Türkiye’de bir devlet Üniversitesinde öğretim elemanı olarak çalıştığım dönemdir. Aslında ben iktisatçıyım, iktisat tarihçisiyim. İkincisi, cemaatler içerisinde eski yıllardan bu yana süre gelen bazı çalışmalar vardır, eğitim çalışmalarıdır bunlar ve onların da içerisinde kimi zaman öğrenci, kimi zaman öğretici olarak yer almaya çalıştım. Mesela şuanda devam eden ve genç bir toplulukla birlikte yürüttüğümüz ki ağırlığını üniversiteli gençlerin oluşturduğu, düşünce sohbetlerimiz var İstanbul’da. Yine bizzat takip ettiğimiz Kur’an tefsir çalışmalarımız var. Bunlar tabi ki bizi besleyen, beslemesi gereken uğraşlar. Aslında bunlar her müslümanın mutlaka az çok içerisinde olması gereken çalışmalardır. Bu yönüyle Mavi Marmara ile başlayan süreç de aslında bu bahsettiğimiz çabaların bir uzantısıydı diyebiliriz. Yani bu çalışmalardan ayrı, kopuk bir şey değil. Ne müziğimiz, ne eğitim çalışmalarımız kısacası dünya görüşümüzden bağımsız bir şey değil. Mavi Marmara yani böyle bir organizasyonun içerisinde yer almak nasip oldu bize ve Mavi Marmara gemisinde bulunduk.

Mavi Marmara sürecine girmeden, tefsir halkasından ve Kur’an grubunuzdan bahsettiniz. Bu konuları biraz daha açabilir misiniz?


Bu eskiden de eski bir süreç aslında. Ben onlu yaşlarımda Kur’an ile haşır neşir olmaya başladım. Dolayısıyla ilahiyatçı olmamama rağmen her müslüman gibi potansiyel ilahiyatçı sayılırım. Kur’an okuma ve tefsir çalışması zaman zaman kesintilere uğramakla beraber, yetişkinlere sunduğum, irtibatını koparmamaya çalıştığım yani bizzat takip ettiğim, önemsediğim bir çalışmadır. Çünkü Müslümanlar Kuran’la irtibatını diri tutmak zorundadırlar diye düşünüyorum. Bizim besin kaynağımız, esin kaynağımız, enerjimiz, hepsi O. Oradaki saklı vahiyle olan irtibatımız bizi insan kılıyor. Bu hassasiyetleri, bu duyarlılıkları yitirmemek için oradan beslenmeyi sürdürmek durumunda olduğumuzu düşünüyorum. Belki genel olarak modern hayat içerisinde bizi aşındıran, bizi yıpratan en önemli kusur da burada saklı.

Şimdi daha iyi anlıyorum, siz ezgilerinizi okurken biz dinleyicilerin neden bu kadar etkilendiğini.

Estağfurullah.

Mavi Marmara gemisiyle buluşmanız nasıl oldu?

Şöyle söyleyeyim, Mavi Marmara ile İHH İnsani Yardım Vakfı zaman zaman birlikte organizasyonlarda bulunuyor. Bu çalışma daha fikir aşamasında iken bilgimiz vardı. Mavi Marmara Türkiye’den yola çıkmadan aylar önce arkadaşlarımızla Mavi Marmara’nın Türkiye ayağı olarak tanıtım programlarını birlikte yürüttük. Mavi Marmara yola çıkmadan bir kaç ay önce de, zannediyorum iki, üç ay kadar, Türkiye’de çok kısa bir süre içerisinde kırktan fazla sahne etkinlikleri yaptık. Amaç bu organizasyonun nasıl bir amaca hizmet etmek istediğini, neleri hedeflediğini hem Türkiye’de ki insanlara anlatmak, hem de tabiri caizse bu kervanı yola koymaktı.

Amacımız, yardım yapabilecek insanlara ulaşmak, özellikle Gazze’de uzunca zamandır devam eden siyonist haksız ambargonun ve işgalin dünya kamuoyunun dikkatine sunulmasıydı. Ben bu amaca da eriştiğini, hizmet ettiğini düşünüyorum. Dediğim gibi, biz o süreçte birçok etkinliklerde yer aldık; konserler vererek ve zaman zaman konuşmalar yaparak birçok ile hatta ilçeye ziyaretlerimiz oldu. Meseleyi insanlara duyurmayı hedefledik. Dolayısıyla gemiler yola çıkmadan önce de bu çalışmaların içerisinde yer aldım. Son olarak gemide de olmak yakışırdı ve iyi olurdu diye düşündük. Bu da kısmet işi, biliyorsunuz çok başvuru vardı, çok talep vardı o gemide yolculuk yapmak isteyen. O gemilerin bu kadar insanı taşıması mümkün değildi tabi. Bu kadar insanın ancak katkıları ve dualarını taşıyabilirdi. Bir grup, bir topluluk içerisinde bulunmak, yolculuk yapmak, malum süreçleri yaşamak nasip oldu bize.

Buradan anlaşılıyor ki hazır bir çalışmaya dahil olmadınız, bizzat bu çalışmanın hazırlanma safhasında siz de vardınız?


Evet, hazır bir çalışmanın içerisine girmedim. Biz de bu çalışmanın alt yapısında bulunduk.

Büyük bir ihtimal yardım filoları içerisinde sizin de olma isteğinizi eşinize, ailenize bildirmiş ve onlarla istişare etmişinizdir? Bu isteğinizi eşiniz ve çocuklarınız nasıl karşıladılar?

Zaten bu anlamda birbirimizi tanıdığımız için biz onu nasıl gemiye bindirmeyiz diye mücadele ettik. Son ana kadar gemide olacaktı eşim, kendisi de tabi. Biz çocuklarla beraber birimizin geride kalmasını düşünüyorduk. Tabi o biri ben olmamalıydım. Kendisini istememesine rağmen, aslında birazda hileyle onu geride bıraktık.

(Ömer beyi, konun bu kısmı çok keyiflendirdi sanırım ki yüzündeki ifade birden değişti. Ah şu erkekler yok mu diyorum ben de! )

Evet, nasıl bir hileymiş o öğrenebilir miyim Ömer Bey?

O bizde saklı kalsın. Şöyle söyleyeyim isterseniz; İHH başkanı Bülent Yıldırım ve bir kaç arkadaşın yardımlarıyla son dakikada gemiye bindirmemiş olduk.

Burada da mı erkek dayanışması, pes doğrusu!  Hem de son dakikada, yapılır mı bu Ömer Bey?


Öyle gerekiyordu. Tabi çok kızdı bize bu noktada. Gerçekten bir vekâlet gerekiyordu geride aile ve çocuklar için. Burada da yapacak şeyler vardı. Biliyorsunuz ki onlarda bire bir o süreçleri yaşadılar. Birçok ciddi talep vardı. Birçok insan bu gemide olmak istedi ama hakikaten kısmet işiydi bu. Allah niyetleriyle muamele edecektir mutlaka onlara da. Bu noktada gemiye binmeyi isteyip de binemeyen, binemeyeceğini düşünüp kendini gemide bulan birçok arkadaşın hikâyesini dinledim.

Mutlaka haklı gerekçeniz vardı sevgili eşinizi geride bırakma noktasında. Rabbim inşaAllah size yazılan sevabı onun hanesine de yazsın. Peki, geminin içinde yaşadığınız süreçlere geçmeden, çocuklarınızın bakış açısı ne oldu, bu düşüncenizi eyleme dönüştürmenizi nasıl karşıladılar?


Onlar da sorgulayıcı değildiler. Çünkü evimizde Filistin, Gazze, İslam coğrafyası konuşulduğu ve çocuklarımız da bunları bildikleri için yeni bir konu değildi onlar için. Yapmamız gerekeni yaptığımızı düşünüyorlardı. Elbette bir tedirginlik, endişe vardı onlarda da ve tüm bunlar süreç içerisinde doğal olarak yaşandı. Malum biliyorsunuz İsrail’in, siyonistlerin o pervasız saldırılarından sonra başlayan o süreç endişe vericiydi. Demek ki bunlar yaşanması gereken şeylermiş, inşaAllah hayır olur.

MaşaAllah, demek çocuklarınızı bu hassasiyet üzere yetiştiriyorsunuz, ne mutlu size. Mavi Marmara gemisine bindiğinizde ruh haliniz nasıldı, endişeli miydiniz? Yoksa yapmış olduğunuz mücadelenin vermiş olduğu bir gurur, nefsinizi yenmenin, dünyadaki güzellikleri elinizin tersiyle itmenin bir hazzı mı vardı? Sonuçta gittiğiniz yer Hollanda, Almanya değil. Yıllardır İsrail’in ambargosu altında mağdur olan, zülüm gören Gazze idi. Mavi Marmara’da bulunduğunuz sürede neler hissettiniz?

Hayatımızın her alanında, her safhasında olduğu gibi sınandığımızı düşünüyorum ben. Yola çıktığınızdan andan itibaren geride bıraktıklarımızdan ziyade, gözünüzü denizin karşı kıyısına dikiyorsunuz. Ben bu duyguyu mukaddes topraklarda, Mekke ve Medine’de, bir de bu gemide yaşadım desem abartmış olmam herhalde. Yani ilginç bir şeydir; omuzlarınızın arkasında geride bıraktığınız şeyler sizi çok da, aslında nasıl ifade edebilirim bilmiyorum, oyalamıyor.

Meşgul etmiyor olabilir mi? Sizi bekleyen geleceğe, Gazze’de yolunuzu dört gözle bekleyen yetime, mazluma, yıllardır işkence altında kalmış Filistin halkına odaklanıyorsunuz?


Evet, aynen öyle. Orda biliyorsunuz ki denizin karşı kıyısında sizi bekleyen mazlumlar, yetimler var. Haksız yere yurtları işgal edilmiş yıllardır bu zulmü yaşayan topluluk var. Bir umutla onlar da denizin karşı tarafına, gelecek olan bizlere bakıyorlar, güzel haber bekliyorlar. Bunu biliyor olmak gerçekten gemide müthiş bir gönül rahatlığı, büyük bir aşk ve heyecanla seyahat etmeyi sağlıyor. Akdeniz’in ortalarına kadar bu süreç gemide büyük bir coşkuyla yaşandı, paylaşıldı. Birçok milletten, dinden, etnik kökenden farklı insanların böyle bir ortak amaca hizmet etmiş olması ayrı bir güzellik, ayrı bir heyecan ve coşkuydu. Bunun dışında, belki sınanıyoruz derken şunu da eklemek gerek; bu hadise insan gururunu da okşayabilir ve biliyorsunuz zaman zaman şeytanın sağdan da yaklaştığı ifade edilir. Gerçekten nefsanî bir boyut taşıması, bir gösteriye dönüşme riski, rizikosu da var. Dolayısıyla yaptığınız işi ne için yaptığınızı ve kendinizin yeryüzündeki varlığınızın ne ifade ettiğini, ne anlama geldiğini doğru dürüst tanımladığınızda ve konumladığınızda bu riskleri Allah’ın izniyle azaltmış oluyorsunuz. Böyle bir sınav hayatımızın her alanında, yaptığımız her işte var. Sanat yapıyorsak sanatımızda, ticaret yapıyorsak ticaretimizde, hocalık yapıyorsak hocalığımızda, siyaset yapıyorsak siyasetimizde var. Bu riski bertaraf etmek için Allah’a sığınmak ve yeryüzündeki kulluk bilincimizi diri tutmak lazım. Varlık nedenimize ve bu anlamda hayatımızın anlam zeminine uygun hareket etmek lazım. Tabi burada zihni, kalbi ve kafayı kontrol eden, o anlamda istikamete çevirecek olan öncelikle bizim çabamızla Allah (CC). Buda bizim yönelmemizle oluyor. Her kim neye yönelirse o istikameti ona açıyor. Bu yolculuk da, bu anlamda inşaAllah hayır üzerine bir yolculuk olmuştur.

İnşAllah hayır üzerine olmuştur yolculuğunuz. Bu şeytan nasıl bir şey Ömer abi? Ben sadece sol taraftan yaklaşır sanıyordum?  demek hain şeytan sağ taraftan da yaklaşıyormuş, dikkatli olmak gerek. Peki, hatırladığınız kadarıyla Mavi Marmara gemisi içerisinde bulunduğunuz süre içerisinde sizi en çok sevindiren durumlar neydi?

Aslında birçok hadise var.

Mutlaka öyledir tabi ama siz aklınıza ilk geleni söyleyin.

Beni en çok sevindiren ve en çok üzen hadise aynıdır. Bir olay nasıl hem sevindirir hem hüzünlendirir ondan bahsedeyim size. İskenderunlu bir arkadaşımız vardı gemide, şehitlerimiz arasında İskenderunlu Cengiz; Allah şahadetini makbul etsin.

Âmin. İnşaAllah, Allah (c.c) İskenderunlu Cengiz abimizden ve tüm şehitlerimizden razı olsun.

İskenderunlu Cengiz kardeşimle gemide bir iki sefer karşılaştık. Tabi gemi kalabalık ve hareketli sürekli. İskenderun’da yaptığımız programlarda da birçok kez birlikte olduğumuz, evinde de misafir olduğumuz bir arkadaşımızdı. Bir iki sefer gemide karşılaştık. Yüz ifadesi biraz donukça geldi bana. Aslında çok neşeli, cıvıl cıvıl bir arkadaştı. Gördüğü yerde bana takılmadan geçmez, mutlaka espri yapardı. Karşılaşmalarımızda yan yana geldik ve yüzündeki o donuk ifadeyi yadırgadım, bu sefer de ben takıldım ona ‘hayırdır bir şey mi var canını sıkan?’ dedim. ‘ yok abi’ dedi ve kucakladı beni. Ama yüzünde sürekli o ifade vardı. Benim dikkatimi gerçekten o anda çekmişti ve ta ki şahadetinden sonra yeniden hatırladım o anı. O anı hemen hemen aynı mekânda iki defa yaşadık gemide. Yine yan yana geldik ve yüzünde yine donuk ifade vardı ve ‘Allah Allah çocuğun canını sıkan bir şey mi var acaba?’ diye düşündüm ve yine sordum, ‘yok abi’ dedi ve yüzünün ifadesi değişti tekrar sarıldık, kucaklaştık ve geçti gitti yanımdan. Saldırıdan sonra, şehidin bedeni önümüze geldiğinde ve onu gördüğümde çok etkilenmiştim. Bu hadise beni hem çok sevindirdi, hem de çok hüzünlendirdi. Çünkü onun şehid olması onun adına sevindirici bir şeydi, üzüldüğüm de belki biraz daha gemide sohbet edebilirdik diye düşünmüştüm, çünkü bu hazırlık sürecinde çok şey paylaşmıştık. Güzel bir ailesi ve çocukları vardı, evinde ikramlarda bulunmuştu. Misafirleri olmuştuk daha önce bir iki sefer. Etrafında da hayat dolu, gittiği yere ümit taşıyan, heyecanlı bir kardeşimizdi. Allah Şahadetini kabul etsin, o bir iz bıraktı.

(Ömer Abi yaşamış olduğu bu hadiseyi anlatırken zorlandığını, kelimelerin boğazında düğümlendiğini görmek beni üzdüğü gibi kendimi olayı yaşayanlar arasındaymışım gibi hissettirdi. İnsanoğlu ne garip, az önce her ikimizin de yüzünde tebessümler varken bir anda hüzne boğulduk. İnsan olmak böyle bir şey...)

Amin. İnşaAllah Rabbim şahadetini kabul eder Cengiz abinin. Benim dışarıdan gözlemlediğim kadarıyla o gemi içerisinde koskoca bir aile vardı, doğru mu?


Gerçekten orda tam anlamıyla koca bir aile vardı. Herkes her şeyin ucundan tutuyor, herkes birbirinin yardımına koşuyor, bir ihtiyacı var mı diye soruyordu.

Yanılmıyorsam gemide farklı dinlerden, farklı ırklardan da insanlar vardı?

Evet, farklı ırklardan ve farklı dinlerden de insanlar vardı. Gemi içerisinde bir iki hidayet öyküsü olan, Müslüman olanlarda vardı.

Bizim bir de tutukluluk dönemimiz var tabi. Gemiden sonra İsrail’de kısa bir tutukluluk süreci yaşadık. Oralarda da çok enteresan anlar yaşandı, paylaşıldı. Dolayısıyla unutulmaz bir tecrübeydi hepimiz için. Ama süreç devam ediyor biliyorsunuz Gazze ve Filistin topraklarında. Ambargo her ne kadar bu vesileyle biraz gevşemiş olsa da, henüz bölgedeki haksız işgal bitmiş değil.

Bu tutukluluk döneminden biraz bahsedebilir misiniz?


Yolculuğumuz sırasında İsrail’in Aşdod limanında bizim için hazırlık yaptığını biliyorduk, bununla ilgili basından haberler alıyorduk. Limandaki hazırlığın, gemiye el koymak ve gemiyi kıyıya çekmek şeklinde cereyan edeceği şeklinde bekleniyordu. Aslında bizim gemimizin seyir halinde bulunduğu mesafe yada rota İsrail’in böyle bir müdahale yapmasını imkansız kılıyordu, resmen ve hukuken. Biliyorsunuz gemimiz 70-72 mil açıkta işgale, saldırıya uğradı. Dolayısıyla İsrail her zaman yaptığı gibi, uluslararası açık bir hukuki ihlali yapmış oldu ve aslında garip olan tüm dünyanın buna seyirci kalmasıydı.

Dünyanın seyirci kalmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu, dünyanın büyük bir utancıdır. Bu ilk defa yaşanana bir şey de değil. Bu resim dünyadaki egemen düzenin siyaset ve hukukun adaleti temsil etme noktasında nasıl bir yerde olduğunun ispatlayan bir başka belge oldu. Bu noktada diplomasi ya da uluslararası ilişkiler biraz iyimser görünmek istiyor, böyle bir çaba içerisinde. Oysa bu resim, bu tablo bile tek başına, bırakın Irak’ta yaşananları, bırakın Afganistan’da yaşananları, bırakın yıllardır Filistin topraklarında yaşananları, şu gemide olanlar bile utançtır! Dünya kamuoyunun o gün ki ilgisi buraya odaklandığı için söylüyorum. Biliyorsunuz bütün dünya kamuoyu izledi bu gemide olan bitenleri ve bu saldırı bile tek başına, sözüm ona tehlikeyi önleyici müdahale olarak ifade ettiği, İsrail’in ayıbı, utancıdır. Bu mızrağın hiçbir çuvala sığmadığını hepimiz biliyoruz. O mızrağı alacak bir çuval yok dünyada. Denizde 70 küsur mil açıkta tek ülkeyi önlemek gibi bir hukuki tedbir alma yetkisi yok hiç bir devletin. Kaldı ki bu gemi silah taşıyan, saldırgan ordu taşıyan bir gemi ya da çete taşıyan bir gemi değil. Dolayısıyla aslında bu açıkça hukuka tecavüzdü. Dünya bu noktada sınıfta kaldı diyebiliriz. Türkiye gecikmiş de olsa bir müdahalede bulunmaya çalıştı. Yaptığı müdahalede sadece bizi, oradaki tutukluk halimizi sona erdirmesi ve ülkemize geri dönmemizi sağlaması şeklinde oldu. Biliyorsunuz ne özür dilendi ne tazminat ödendi. Zaten hiç bir şehit, gazi ailesi de İsrail’den bu anlamda bir tazminat talep etme düşüncesinde değil, onun kirli parası peşinde değil. Burada önemli olan insanlığın, Müslümanların onuru, halsiyeti ve adalet duygusu. Adalet düşüncesini yaralayan bu eylemin telafisi için mutlaka suçluların yargılanması gerek. Müdahaleyi yapan, operasyonu yapan askeri birlikten tutun da Başbakanına, Cumhurbaşkanına, Genel Kurmay Başkanına kadar zincirleme olarak bu işin operasyon sorumluluğu kimdeyse dünya önünde bunların yargılanması ve hesap vermesi gerekiyor. Burada açık bir cürüm işlenmiştir. Yıllardır Filistin topraklarında işlenilen cürümün son bir halkasıdır aslında Mavi Marmara’ya yapılan saldırı. O topraklarda, Filistin’de yıllardır tekrarlanan bu sahneler insanların gözlerinin alıştığı sahneler. Yani Filistin’de olur, normaldir diye karşılanıyor. Aslında hiç de öyle değil. Ne zaman ki insanlar çok milletli bir organizasyonun içerisinde bu pervasızlığı gördü ‘aaa siyonist İsrail bunu yapıyormuş!’ dediler. Aslında amaçta buydu. Hani ambargonun kaldırılması nihai amacımızdı bizim. Tabi ki Filistin topraklarının işgalinin son bulması da ama aynı zamanda Siyonist İsrail’in nasıl bir kafa yapısı içerisinde olduğunu, nasıl bir icraat yaptığını ve nasıl hareket ettiğini de deşifre etmekti. Maksadımız buydu ve gerçekten bu noktada tahrik ettiler diyorlar biliyorsunuz. Böyle bir suçlama var Mavi Marmara’ya karşı. Evet, denizden 70 küsur mil açıkta nasıl tahrik ediliyorsa, insanlar onu da görmüş oldular. O insanlar gerçekten gemiye öldürmek için indiler. Ben bunun canlı tanığıyım ve gerçekten bunu çok yakından gördüm. Gemiye yaklaşarak kısmen plastik mermi kullandıkları iddia edilen askerlerin gerçek mermilerle gemiye ateş ettiklerini gözlerimle gördüm. Kendimizi korumaya aldık. Dolayısıyla ben niyetlerinin o gemiyi etkisiz hale getirmek olmadığını çok iyi bilenlerden biriyim. O gemide de bunun yüzlerce tanığı var. Gemiyi etkisiz hale getirmenin teknik olarak birçok yolu olduğunu birçok gözlemci söylüyor. Mümkün bir şey bu. Geminin makine dairesine ya da motoruna müdahale ettiğinizde, bir halat attığınızda bile gemi çalışmaz hale gelir. Nitekim de böyle oldu ama burada buna rağmen gemi içerisini işgale çalıştılar. Gerçek mermilerle ateş ederek gemiye girdiler. Bu noktada savunulacak, müdafaa edilecek bir tarafı yok hadisenin. Buna rağmen olayı manipüle etmeye çalışanlar, bir takım spekülasyonlar yaratmaya çalışan insanlar oldu. Bizim medyamızda da oldu bunlar, dünya medyasında da oldu. Bunlarda olacak tabi, birileri bu tür eylemleri yapacak, birileri de onların sözcülüğünü yapacak.

Dünyada bu işler böyle oluyor.

Tutukluluk döneminize geçelim demiştik ama tekrar Mavi Marmara’nın içindeki hain saldırıya daldık. Tabi anlatılacağınız çok şeyin olduğunu, bu nokta da dolu olduğunuzu biliyorum. Ümmetin, mazlumun derdiyle dertlendiğinizi biliyoruz. Siz yardım filosuna katıldığınızda, sizi neler beklediğini tam olarak bilmeseniz de sonuçta karşınızda İsrail vardı. Nerede ne yapacağı belli olmayan bir zihniyet. Bahsettiğiniz hadiseyi dakikalarca ekranlarda izledik. Maalesef bu tablo tüm camiada ciddi manada yankı uyandıracağı düşünülürken sabun köpüğü gibi bir anda her şeyin normale dönüşünü zamanla gördük. Gemiyi Aşdod limanına götürdüklerinde ne ile karşılaştınız?


Aşdod limanına çıktığımızda kıyıda müthiş bir seronomi ile karşılandık. Tüm hazırlıklar yapılmıştı. Dışarıya belli etmeden sürekli fiziki şiddetle maruz bırakılıyorduk limanda. Oradaki tespitler, fişlenmeler, parmak izleri, çekilen resimler ve muayene yani bu aşamaların hepsi, sözüm ona, birer çadır ortamında yapıldı. Masalar kurulmuş, kocaman bir alanda.

Bayağı bir önceden hazırlık yapılmış yani sizin için?

Tabi tabi, önceden hazırlıklar yapılmış. Oradaki muamele çok da tatlı değildi doğrusunu söylemek gerekirse. Çevreden, sanıyorum gözlemciler, sınırlı sayıda da olsa bazı basın mensupları da vardı etrafta. Onun için askerler, güvenlik güçleri hareketlerini kontrol edip frenlemeye çalışıyorlardı. Ama fırsatını bulduklarında da sık sık darp etmekten kaçınmıyorlardı. Sonra çölde zırhlı araçlarla Berşava diye bilinen hapishaneye doğru uzun bir yolculuğumuz oldu. Orada o yolculuk sonrasında hapishanede başlayan süreç daha az sıkıntılıydı diyebilirim. Tabi ki bir takım haksızlıklar hapishanede de yaşandı. Tesis bizim için hazırlanmış yeni bir tesisti. İki kişilik ya da dört kişilik hücrelerde kalındı. Orada namazlarımıza da müdahale etmeye kalktılar ama başarılı olamadılar. Birlikte, daha organize hareket ettik diğer arkadaşlarla. Her biri bir koğuşta kalan arkadaşlar daha sonra öğreniyoruz ki aşağı yukarı benzer şeyler yapmışlar. Herhangi birimizi geride bırakmamak adına, birbirimizi feda etmemek adına birlikte hareket ettik. Tutukluluk sürecinde bazı basit detaylar var, ben onlara da çok girmek istiyorum. Mesela içeride çok kaynar ve soğuk su vardı. Normal çeşmeden değil, laleler gibi fışkıran bir çeşme; avucunuzla almak zorundasınız suyu, yoksa her tarafa dağılıyor. Hapishane ortamını bilenler bilir. Standart şeyler, kesici delici şeyler yoktur. Aynalar alüminyumdur. Orada afedersiniz ama lavabolara, tuvaletlere kadar kameralar var zaten. Aslında hapishane ortamı ne kadar insani olabilir ise, o kadar insaniydi diyebiliriz. Hapishanede o kontrolü, o denetimi sağlamaya çalıştılar. Baskıyı sürekli hissettirdiler ama hamd olsun bizim arkadaşlarımızın o anlamda dirayetleri onlara o imkanı vermedi. Orada çok da huzurlu olduklarını sanmıyorum. Bir an önce bizden kurtulmayı onlarda istiyorlardı. Hapishane ortamında çok büyük çatışmalar, gerilimler yaşanmadı. Kısa sürdü zaten, biz bir iki gün uzun kalan gruptuk. İlk girip son çıkanlardandık. Tahliyelerimiz, gemilere gidene, uçaklara girene kadar askerlerin Türkiye ve İslam alemi aleyhinde küfürler savurdular. O öfkeyi, içlerindeki o kini de ifade etmekten geri durmuyorlardı.

Tutukluluk esnasında “bu da olurmu pes dogrusu” dediğiniz en ilginç olay neydi?

Orada ilginç bir kare vardı benim ilgimi çeken. Bir kaç arkadaş da zaman zaman medya ile paylaştı. O limana çıktığımızda insanlar, küçük çocuklar servislerle getirilmiş ve bizim kıyıya tutuklu olarak çıkışımızda ‘işte teröristler’ anlamına gelen adeta uygulamalı bir eğitim verilmişti onlara. Bu çok ilginç bir şeydi. Orada bir korku ülkesi inşa edildiğini anlıyorsunuz bu karelerden. O insanların bir insani yardım organizasyonu ile oraya geldiğini o çocuklara anlatmak mümkün değil o noktadan sonra. Çünkü İsrail devlet politikası olarak o topraklarda bu korkuyu dolayısıyla korkunun beslediği karşı öfkeyi sürekli büyüterek eğitiyor çocuklarını ve bu çok sağlıksız bir durum. İnsanlık adına da sağlıksız bir durum. Bir korku devleti ile, bir zoraki devlet organizasyonu ile karşı karşıyasınız. İlginç bir şey gerçekten, oysa o çocuklar masum çocuklar. Dünyanın her yerindeki gibi fıtrat üzere doğmuş çocuklar. Bu karede çok ilgimizi çekmişti.

Anlaşılan gelecek nesillerini tatbikatlı bir şekilde yetiştiriyorlar. Demek ki İsrail tadbikatlı eğitimin çok daha etkili olduğunu keşfetmiş. Peki Mavi Marmara sonrası hayatınızda değişiklikler oldu mu?

Döndükten sonra, tabi ki önemli bir deneyimdi bizim için. Özellikle Gazze için Filistin topraklarında oradaki insanların mücadelesine şehitler vererek döndük. Allah onların yolu üzerine eylesin bizleri. Önemli bedeller ödendi özellikle Türkiye adına, Türkiyeli insanlar adına. Müslümanlar bu davayı kanıyla da sulamış oldu. Bu doğal bir sonuçtu. Bu planlanmış bir eylem değildi. Şunu kastediyorum, kimileri bu meseleye yaklaşırken bunun bile bile bir intihar olduğunu söylüyorlar. Şehadet ile intihar arasındaki önemli farkı ıskalayan anlamayan zihinler bunlar. Şehadet, hesaplanmış, planlanmış bir sonuç değildir. O Allah’ın takdiri, nasibidir. Nitekim bu gemide biz 9 şehit verdik onuncusu da biliyorsunuz Uğur Süleyman abimiz Ankara’da. Kendileri hala, o tarihten bu yana, şuanda bile bitkisel hayatta, arafta yani öyle bekliyor. Allah onlara da hayırlı bir akıbet nasip etsin, ailesine sabırlar versin.
Amin inşaAllah. Rabbim Uğur Süleyman abimize acilen şifa versin. Ailesine de dayanma gücü, sabır versin inşaAllah.

Çok sayıda, onlarca yaralımız, gazimiz vardı. Bu bedeller bize yeni bir şey öğretmedi tabi, hatırlatmış olmalı, hamd olsun, uğrunda mücadele verebileceğimiz, az çok bedeller ödeyebileceğimiz mukaddes bir davamız, inancımız olduğunu. Mavi Marmara’nın bu soluğu, bu nefesi diriltmek adına müspet güzel bir adım olduğunu düşünüyorum. Bu duyarlılığında artarak hayatımızın bundan sonraki safhasında devam etmesi gerektiğine inanıyorum. Onun için akıbetimizin, yarın nerede ne zaman son nefesimizi vereceğimizin teminatı, bilgisi yok hiç birimizde.

İçiniz dolu, anlattıkça duygularınız daha çok ortaya çıkıyor ve anlatırken zaman zaman duraksıyorsunuz. Bunları yaşamak kolay değil, hal böyle iken İslam aleminin sanki görmemezlikten gelmesi insanı daha da üzüyor. Gelecek nesillerimizin bu olaydan haberdar etmek adına, yardım filoları esnasında ve Mavi Marmara gemisinde yaşanan olaylarla alakalı bir kitap yazmayı düşünüyor musunuz?

Bu noktada birkaç arkadaşımızın güzel çalışması oldu. Müstaki bir çalma yapmadım, belki ileride olabilir ama zaman zaman sorulduğunda söylenen cinsinden sizinle olduğu gibi böyle kayıt düşmeye, ufak tefek yazılar yazmaya çalışıyoruz. En son bir deneme çalışmamızda detaylı olarak yazıldı çizildi, çokça materyal üretildi. Aslında konunun her boyutuyla işlenmesi lazım. Görsel anlamda da, sanatsal anlamda da bu meselesinin unutturulmaması, hafızalara kazınma, Siyonist İsrail’in, hatta bütün dünya zalimlerinin yaptıklarının yanlarına kâr kalmayacağını bilmeleri lazım. Bir neslin, bizim çocuklarımızın, onların çocuklarının bu topraklarda, bu ülkede, bu dünyada neler yaşandığını bilmek hakları. Bunu olduğu biçimde de anlatmak lazım.

Bu yüzden bence sizde inşaAllah en kısa zamanda Ömer Karaoğlu’nun gözüyle, hazırlık aşamasından tutun ki, Türkiye’ye geri dönüşünüzü kaleme almanız gerek. Sizin daimi dinleyileriniz olarak bunu sizden istiyoruz inşaAllah.

Ben bir eser yaptım yeni çalışmamda. Akdeniz şahit olsun başlıklı.

Şöyle bir kaç mısrasını alabilir miyiz?


Yok, almayalım. Onu daha geniş bir zamanda inşaAllah.

Ömer abi beni kıracak mısınız?

Hadi bakalım, bir kaç satırını okuyayım.

“Akdenizin mavisine bir ateş düştü, canım bir ateş düştü.

Yüreksizler dört bir koldan canlara düşüştü, canım canlara düşüştü.

Bütün alem gördü hali, bu hale şaştı, bu hale şaştı.

Oysa zalimin işi şeytana eşti, bil ki zülüm devlet olmaz hakla batıl bir tutulmaz.

Akdeniz şahit olsun bu olanlar unutmaz.”

Ömer abi yine çok muazzam bir eser olmuş, tabiri caizse bomba gibi geleceksiniz dinleyenlerinizin karşısına inşaAllah. Twitter’dan bir seveniniz size şunu sormamı istedi: “İslami duyarlılık yönünden yapılan bütün eylem, faaliyet ve etkinliklerde, meydanlarda slogan atanlar Ömer Karaoğlu’nu dinleyerek motive oluyorlar. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz, neye bağlıyorsunuz?”

Söylediğim ezgiler hepimizin ezgileri. Aslında demek ki yüreğimizin benzer çarpan ritimleri var. Benzer ziyatlarımız, duygularımız, düşüncelerimiz var. Burada söylediğimiz ezgilerin sizi, bizi ne kadar ifade ettiği ile alakalı birlikte söyleme işi. Demek ortaklaştığımız frekanslar bunlar ki ve inşaAllah yürekten çıkıp yüreğe ulaşıyordur ve o yüzden böyledir diye inanmak, düşünmek istiyorum. Burada sahicilik, gerçekten böyle olması çok önemli ve ‘mış’ gibi yapmak değil. Zaman zaman ‘mış’ gibi yaptığınızda, öyleymiş gibi yaptığınızda, öyle olmuyor işte. Bir şekilde sahicilik zedeleniyor, yara alıyor ve bir şekilde kendisini açığa çıkartıyor.

Bunlara sabun köpüğü de diyebiliriz sanırım. Bir anda var olup yok oluyorlar.

Popüler sanat dünyasında bunun yüzlerce örneği var. Bizim burada yaşadığımız demek ki farklı bir şey gerek Türkiye’de gerek dünyanın değişik yerlerinde bu ezgileri söylediğimiz, birlikte paylaştığımız insanlarla sahici duygularımızı da paylaştığımıza inanıyorum. O etkide oradan saklı diye düşünüyorum.

Hollanda sizin için ne ifade ediyor?


Hollanda benim için küçük bir köy. Ömer Atıf bey, Havva hanım, Sezer bey ve eşi Ayşe hanım bu kardeşler de bu köyde aklıma gelen ilk isimler. Dolayısıyla burada ailelerimiz olduğunu, dostlarımız olduğunu biliyorum. Hollanda biraz bana saklı bir ülke gibi geliyor. Coğrafi olarak daha kolay bir ülke Almanya’ya nazaran. Buraya geldiğimde çok yabancılık çekmiyorum. Burada çok güzel paylaşımlarımız oluyor. Hollanda’da çok güzel programların içerisinde yer aldım ve inşaAllah gelecekte de bunun devamı gelir.

Emin olun biz de sizi ağırlarken ailemizden biri olarak görüyoruz. Sizi ezgileriyle tanıyan bizler, geçtiğimiz yıl ezgi aralarında anlattığınız menkıbelerle, anekdotlarla ilahiyatçı yönünüze, hatipliğinize şahit olduk. O gün arkadaşlara şöyle bir cümle kurmuştum, ‘Ömer Karaoğlu’nu bir dahaki davetimizde hem hatibe, hem müzisyen yönüyle davet edelim ve ezgisinden faydalandığımız gibi ilminden de faydalanalım.’

Estgfirullah.

Gençlerin sevgisini kazanmış bir şahsın hem ezgileriyle hem de sohbetleriyle ekran başında da daha çok görmek isteriz. Bu konuda TV yapımcılarından teklif var mı? Yoksa siz TV ekranlarında uzak durmayı mı tercih ediyorsunuz?


Her ikisi de etkili aslında. Son birkaç yıldır tercihen program konusunu ertelemiş durumdayım. Yeni çalışmalarımıza yoğunlaşmak ve yeni bir süreç içerisinde gerekli olduğuna inandığım için biraz ekranlardan uzak durmaya çalışıyorum. Hoş ekranlarımızın da çok verimli olduklarını söylemek zor bu anlamda. Televizyonlarımızda mevcut zemin, teknik bazı sebeplerle, zihnimde oluşan televizyon programını yapabileceğimi düşünmediğim için de biraz mesafeli duruyorum. Önümüzdeki günlerde Allah ne gösterir bilemeyiz, hayırlısı olur inşaAllah.

Tabi ki biz Müslümanlar her şeyin hayırlısını isteriz. Hayırlısı olur inşaAllah ve şerleri de Rabbim hayra çevirir. Şunu vurgulamakta yarar görüyorum ki bizler sizi ekranlarda daha çok görmek istiyoruz.

Anlamlı ve faydalı olacaksa olsun. Ben sözün gücüne inananlardanım. O noktada sesimiz, sözümüz bir yerlere ve oralarda anlamlıysa bu ulaşma, bu irtibat, bu iletişim bir şekilde bir kanal buluyor. İlle de bir görsellik gerekmiyor.

Ben yine de bu söyleşimiz aracılığı ile tüm televizyon kanallarına, program yapımcılarına duyuruda bulunmak istiyorum. Bizler saçma sapan reklamları değil, Ömer Karaoğlu’nu ekranlarda görmek istiyoruz!


Ömer abi, adaşınızın sizi Hollanda’yı gezdirmesi varken benim söyleşi teklifimi kabul ettiğiniz için size çok teşekkür ediyorum. Allah siz ve sizin gibi samimi müzisyenlerimizden razı olsun. Son olarak ne söylemek istersiniz?


Allah razı olsun, çok teşekkür ediyorum bu söyleşi için. Avrupa’da bu yapılmış ilk detaylı konuşmam. Bunun için ayrıca teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.


10 BİN SMS SADECE 150 TL



       
(3,3 puan)/46
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karaktersiz ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Kalan Karakter: 500