Sinan yağmur ile röportaj

16.02.2012 11:43:26

Hiç şüphesiz son günlerde en çok okunan kitaplar arasında yer alan; Aşkın Gözyaşları, Tebrizli Şems, Mevlana ve Kimya Hatun kitaplarını kaleme alan şahıs kimdir ve bu kitapların çok okunmasının sebebi nedir bu röportajımızda kendisine sorup öğreneceğiz. Havva Koç...



TOPLU SMS ARTIK ÇOK UCUZ

1965 yılında yiğidin harman olduğu Anadolu’nun bağrında yer alan Kırşehir’de dünyaya gelen Sinan Yağmur, ilk ve orta öğrenimini Kırşehir’de tamamladıktan sonra 1984 yılında Kırşehir İmam-Hatip Lisesi’nden, 1990 yılında Selçuk Üniversite İlahiyat Fakültesi’nden mezun olmuş, aynı yıl Kelam ve İslam Felsefesi Ana Bilim Dalı’nda yüksek lisansa başlamıştır. Yazarlığın yanısıra halen din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenliği görevini de sürdürmekte olan sayın Yağmur, evli ve iki çocuk babasıdır. Rüyalar içinde bir rüyanın işareti ile yurdu pir Mevlana’nın ocağına yürümüş ve hala orada ikamet etmektedir.

Hiç şüphesiz son günlerde en çok okunan kitaplar arasında yer alan; Aşkın Gözyaşları, Tebrizli Şems, Mevlana ve Kimya Hatun kitaplarını kaleme alan şahıs kimdir ve bu kitapların çok okunmasının sebebi nedir bu röportajımızda kendisine sorup öğreneceğiz.

Kendi tabiriyle sıradan bir öğretmen Sinan Yağmur ve öğretmen olduğu için yazması gerektiğine inanan biri. Çünkü ona göre eğitimcilik; münevver olmak, toplumun derdiyle dertlenmek, topluma ışık tutmak demekti ve toplumun yaralarına pansuman yapmak için yazması gerektiğini düşünüyordu ve bu düşüncelerle kalemini eline aldı.

Sinan bey kendisini şu cümle ile tanımlıyor; “Takvimlere bağlanmaksızın insanlığın mânâ deryasında bazen kulaç atan, bazen de anlam dalgalarında soluklanan bir dünyalı.”
Röportaja başlamadan önce hasbihalleştik Sinan Beyle ve neredeyse akraba çıkacaktık ama neyse ki değilmişiz.

Kendisine röportaja başlamadan önce sorduğum bir soruyu da sizinle paylaşmayı uygun gördüm. Şayet Sinan beyi konferanslarında, tv ekranalarında görmüş iseniz, üzerindeki kıyafetlerde ve takılarında mutlaka “çift vav” olduğunu görmüşsünüzdür. Ayrıca kendisine bana armağan ettiği çift vav şeklindeki kolye için teşekkürlerimi sunuyorum.

Sizi ve kaleme aldığınız kitapları konuşmadan önce merakımı gidermek için soruyorum; kıyafetlerinizde, boynunuzda ve parmagınızda bulunan çift vav’ın sırrını anlatırmısınız?



Vav, yüreğin secde etmesidir. “Secde et ve Rabbine yaklaş” (Alâk 19 ) Eğil ve ben senin başını göklere erdireyim, yıldızları ayağına sereyim, sana gezmekle bitiremeyeceğin cennetler, sayamayacağın nimetler vereyim, demektir bu. Secde et ve vav ol.

İnsan anne karnında vav şeklinde yaşar ve doğar. Bebeklikten çıkıp büyüyüp bir ara doğrulunca kendini elif sanır. İnsan iki büklüm yaşar, oysa en doğru olduğu gün ölmüştür.

Kulluğun manâsı “vav”dadır. Elif, ulûhiyetin ve ehadiyetin simgesidir. O yüzden Lafz-ı ilahi elifle başlar. Elif kâinatın anahtarı, vav kainattır. Allah, kullarını vav gibi mütevazi olsun ister.

İbrahim ateşte vav’dır, Nemrut bizzat ateşe odun. Yunus, vav olup balığın karnında anca kurtarmıştır kendini. İnsan iki büklüm olunca rahat eder ana karnında, boylu boyunca uzansa da kim rahattır ki mezarında?

Doğum tek vav, ölüm ise diğer vav’dır. İkisi yan yana gelince çifte vav eder ve çifte vav da ebced hesabıyla 66 eder ki buda Allah demektir.

Sinan bey bence bu “çift vav” hikayesi başlı başına bir seminer konusu.

Evet, öyle. Aşkın Gözyaşları ve Kimya Hatun kitabımızın 99. sayfasında Ametist taşlarına değindim.

Evet, şimdi gelelim Sinan Yağmur’a. Sinan Yağmur aslen bir eğitimci, bir öğretmen; nasıl oldu yazarlık mesleği ile tanışmanız?

Evet, aslen öğretmenim. Bence öğretmen öğreten değil öğrenmenin yolunu gösterendir. Zaman zaman herkes içindeki hissiyatları kaleme dökmüştür ya da dökmek istemiştir. Tabi bunun mutlaka bir altyapısı olmalı. Yazarlığın altyapısı çok okumaktan geçer. Lise yıllarımda yazdığım bir komposizyonu öğretmenim çok beğenmişti ve bana o zaman “ sen yazar olmalısın” demişti. Öğretmenimin bana söylediği o söz içimde bir kıvılcım oldu. Sürekli okumaya başlamıştım, okuduklarımı, duyduğum ilginç cümleleri her zaman not ediyordum. Böylelikle bir birikimim oldu ve ilk kitabım 2004 de okurlarla buluştu.

Evet, ilk kitabınız 2004 yılında çıktı lâkin okurlar sizi Aşkın Gözyaşları serisi ile tanıdı diye düşünüyorum ki şahsen ben sizi bu kitabınızla tanıdım. Bunun nedeni ne olabilir sizce?

Şimdi şöyle söyleyeyim; kitapta yazdığınız kişilerin, kişilikleri size yansıyor. Bahsettiğiniz kitaplar birkaç yılın ürünü değil. Bu kitapları yazmak uzun zamanımı aldı. Aşkın Gözyaşlarını çok geniş bir araştırma sonucunda okurlarıyla buluşturmak nasip oldu. Öyle masa başında yazılacak bir şahsiyet değildi Mevlana. Mevlana hakkında bir şeyler yazacaksanız, ilk önce onu siz tanımalısınız ki doğru bilgiler aktarabilesiniz okurlara. Mevlana’nın doğduğu bölgeyi, çocukluğunu, gençliğini onun hakkında her şey bilmelisiniz. Bu nedenle Mevlana’nın Afganistan’da doğduğu evden başlayarak Konya’ya gelinceye kadar geçtiği ve yaşadığı tüm yerleri gezdim. Gittiğim yerlerde Mevlana ile ilgili birçok incelemelerde bulundum.

Dün akşamki sohbetinizde Mevlana’yı tanımak için birçok ülkeye gittiğinizden bahsettiniz; bu gezi sırasında ilginç olaylarla karşılaştınız mı?

İnanın o kadar çok ilginç olay yaşadım ki, şimdi birden aklıma gelmiyor.

Biraz hücrelerinizi zorlasak; örneğin sizin gittiğiniz dönemlerde o bölgelerde sıcak çatışmaların olduğu haberlerini alıyorduk.

Hz. Mevlana kitabının son bölümünü yazmak için Afganistan’da bulunuyordum. Kitabımda yazmak istediğim bölüm bittiğinde Türkiye’ye geri dönerken bir olay yaşadım. Mezar-ı Şerif’de Taliban askerlerinin çevirmesiyle karşılaştık ve bizi sorguya aldılar. Biz de onlara, neden Afganistan’a geldiğimizi anlattık. Hatta Türk olduğumu öğrenince çok sevindiler. Bizim hakkımızda çok şey biliyorlar ama maalesef biz onlar hakkında çok iyi şeyler bilmiyoruz. Bize hep birileri Taliban’ı kötüledi, hala da kötülüyor. Oysa onlar tam bir Türk sevdalısı. Siz de yeni Hac vazifesinden döndünüz, mutlaka karşılaşmışsınızdır Afganistanlı Müslümanlarla?

Evet, birçok Arap Müslümanla tanıştım ve içlerinde Afganistanlı olanlar da vardı. Bonomuzdaki kartlarda Türk Bayrağı’nı gördüklerinde hemen konuşmak istiyorlar ve ilk olarak Türkiye’ye karşı sevgilerini belirtiyorlardı.

Konumuza dönecek olursak, Hz. Mevlana’yı yazmak için ta nerelere gittiniz ve Allah bilir ne zorluklar çektiniz. Bu konuda Rabbim size güç kuvvet versin. Son yıllarda Hz. Mevlana başta olmak üzere önemli şahsiyetler hakkında kitaplar yazılıyor ve bu kitapların birçoğu da masa başında kaleme alınıyor diye düşünüyorum, peki siz masa başında Mevlana hakkında kitap yazanlara kızıyormusunuz?


Yok, hayır hiç kızmıyorum. Ama çok araştırmalarını tavsiye ederim. Bu alana yıllarını vermiş ve tasavvuf deryasında araştırma yapan bir eğitimci olarak genel anlamda beğeniyorum. Sonuçta yazılanlar/yazdığımız kutsal kitaplar değil. Tabi ki eksiklerimiz olduğu gibi yanlışlarımızda vardır. Önemli olan yanlı olmamasıdır.

Bu zamana kadar Şems tek yönüyle kaleme alındı; kimisi Mevlana ile arasındaki muhabbeti anlattı, kimi ise Kimya Hatun ile olan evliliğini. Lâkin biz çocukluğunu, ailesini ve nasıl yetiştiğini kaleme aldık. Mevlana’yı Mevlana yapan bir insanın nasıl yetiştiği, nerede eğitim aldığı yazılmadı. Şems hayal ürünü bir insan değildir; yaşamış bir hakikattir. Okurlara öyle bir anlatacaksın ki Şems-i Tebrizi’yi, kafasındaki sorular yanıt bulacak.

Mevlana’yı anlatım tarzınızın tiyatral olduğunu dün gördüm ve çok beğendim. Rabbim inşaAllah yolunuzu açar ve farklı kitlelere de ulaşırsınız. Günümüz insanı az kitap okuması nedeniyle ne ecdadını ne de Mevlana gibi tasavvuf ehillerini tanıyor. Bu nedenle daha fazla kitleye ulaşmak için görsel medyada program yapmayı düşündünüz mü ya da size böyle bir teklif geldi mi?

Henüz böyle bir teklif gelmedi ancak gelirse tabi ki değerlendiririz.

Burada hemen araya girerek; değerli medya mensuplarından bunu duymalarını ve bir an önce Sinan beyle ilgili bir program projesi üretmelerini kendilerinden istirham ediyorum.

Kaleme aldığınız kitaplarda sanki Rasûlüllah (s.a.v)’in metodunu görür gibiyim; hani Peygamber Efendimiz de tebliğ metodunda kime, nasıl, ne şekilde hitap dileceği konusunda titizlikle davranmıştır ya?


Evet, Peygamber efendimiz bu konuda çok titiz davranmış. Zamanın krallarına gönderdiği tebliğ fermanları ile bulunduğu bölge sakinlerine göndermiş olduğu tebliğ fermanları arasında farklılıklar vardır. Biz Şems’in hayatını biyografik olarak gençlerin de anlayabileceği lisan ile kaleme aldık.

Maddeye dönmüş bir insan, manâyı kaybetmiş bir toplum, mutlaka günün birinde ruhunun pasını giderecek bir kaynak arar. Başta Amerika, Avrupa olmak üzere bizim ülkemizde de insanlar her türlü lükse, konfora ulaştılar ama bütün bu zenginliklere rağmen içlerindeki o büyük boşluğu dolduramadılar. Bir arayış içerisinde insanlık; bu nedenle birçok insan tasavvufa yöneldi. Tasavvufun bir de şöyle bir özelliği var; Tasavvuf bir davranış hâl ilmidir, kitaplarla anlaşılmaz, yaşanarak anlaşılır. Batı’da sufi hareketler çok yaygınlaştı. Avrupa, Budizm’de, Hint mistisizminde reçeteler aradı ama olmadı, onlar kırkikindi yağmurları gibi gelip geçici oldu, yetmedi ve batı Mevlana’yı keşfetti.

Bizde genç kesimlere olduğu kadar diğer yaşlara da hitap edip, onların da kolayca anlayabileceği dilden anlatmaya çalışıyoruz.

Sizce Aşk nedir?

Aşkı zikretmek için söz dudağa gelmeden önce cemre gibi yüreğe düşmelidir, aşkı bilmeden aşka dokunulmamalıdır. Saatlerce, sayfalarca edebiyatını yapsanız, kulağa hoş terennümler de söyleseniz benlikten birliğe geçirmediğiniz an aşktan habersizsiniz demektir. Aşk, ne çektiyse aşkı bilmeyenlerin dilinden, kaleminden çekti. Aşk denilince hep sevginin cılız boyutunu, tutkuyu, beğeniyi, özentiyi aşk sandıllar.

Aşk, taşlandığın taşı yerden alıp, avucunda tutup, okşayıp gülleştirip sana taş atana gül sunabilmektir. Aşk, benlikten çıkanların, enaniyete köle olmayan özgürlerin harcıdır.

Kişi ruhlar âleminde verdiği o sözü arıyor, yani aslını arıyor. Peki, neydi o verdiği söz; Ey beni aşk ile yaratan Rabbim, verdiğin emaneti lekelemeden, kirletmeden getireceğim. Aşk, Allah’ın insanı sevmesiydi. İnsanı yaratılmışların en seçkini kılmaktı. Aşk, insanın Rahmani sevgide kendisini sevmesidir.

Şeytanın suyundan içersen acılaşırsın, acıyı bal eylemenin yolu çamura düşmeden nurlaşmaktır. Acı bedeni yakan değil, ruha azap verendir. Aşk ise ruhu vatanı ile kavuşturandır. Aşkın üç hali olduğunu unutmamak gerekir.

Peki, nedir bu unutmamamız gereken aşkın üç hali?

Aşkın üç hali; “Hamdım, piştim, yandım” dır. Aşk; hamlığının bilincinde olanın ermeye ulaşmak için yanmaya gönüllü olmasıdır. Gönlü gönüldaşa verenin pişmesi sağlam olur. Nar olmadan, nur olunmaz.

Mevlana beşeri sevgilerin çok fevkinde ulvi bir sevgiyi Şems’in görüntüsünde yakalamıştı ve Mevlana’nın tasavvufunda yaratılışın, hayatın manası aşktı. Aşk ise kimseye ihtiyacı olmayan Allah’ın vasıflarındandır. Ondan başkasına âşık olmakta geçici bir hevestir ve Tasavvuf da insanı ilahi aşka götüren bir vasıtadır.

Şems-i Tebrizi ile Hz.Mevlana arasındaki aşk hakkında birçok kitap yazıldı ve genel olarak sosyal paylaşım alanlarında çirkin yakıştırmalarda bulunuldu hala da bulunulmakta.  İnsanların kafası karıştırılıyor. Tasavvuf hakkında yeterli bilgisi olmayan birisinin bu aşkın niteliğini anlaması için ilk önce hangi kavramları bilmesi gerekir?

Tasavvuftaki dostluk kavramını bilmeyenler gözlerinin önündeki hakikati göremezler. Malesef günümüzde aşk denilince kadın erkek arasında olan ilişki akla geliyor. Bizlere sürekli yazılı ve görsel medya bunu empoze etmiş ve hala da ediyor. Bu da beyinlerini bacak aralarına göre endekslediklerinden kaynaklanıyor. Aşk ne çektiyse malesef aşkı bilmeyen gafillerden çekti.

Aşkın Gözyaşları serisini mutlaka okumalarını tavsiye ediyorum. Malesef insanlar gerçek aşkı kirlettiler üzerine kül döktüler ve bu yüzdende gerçek aşkı bilmiyor, anlamıyorlar.

Şems-i Tebrizi ile Hz.Mevlana arasındaki aşkı çok öz ve net bize aktarabirimisiniz desem ne dersiniz?

Şems içinden gelen velayetin sesiyle birlikte kendini yollara vurur. Yolcudur, yolcusunu bulmak için kendini dağlara taşlara vurur. Kırk yıllık birikimi coşturan gelecekti. Gelen meçhul, yoldan gelenin müphemliği umurunda değildi. İlahi aşkın sırrıydı aradığı aşkın makamına maşuk gidilecekti. Rabbim iki dostun buluşmasını nasip kıldı ki insanlar aşkı konuşanlara itibar etmeyip yaşayanlara itibar etsinler diye. Şems ve Mevlana arasındaki dostluk ilişkisini sığ görenler yanılır, hayali tasavvur etmeyi beceremeyenler hakikati dahi ekşitmeye çalışır. Ateş ve su nasıl nurlaşır? İşte Şems ve Mevlana’nın başardığı hikmet budur. Aşk aynileşmektir. Yanlış anlaşılmasın, aynileşmek derken benzeşmeyi kasdetmiyorum. Benzeşmede taklit vardır, özenti vardır aşkta ise yoktur. Aşk dostun dosta ayna olmasıdır, post olması değil.

İlahi aşkın miadı ölmeden önce ölmeyi başarmakla başlar. Şems’in, Mevlana’ya ait güzel konuşmaları bizlerin hayatının şekillenmesine yardımcı oluyor, kalp gözümüzün aydınlanmasını sağlıyor.

İki erkek arasındaki dostluk çok da kolay kurulmadı; Mevlana tutuşmaya hasret bir köz, Şems o közü alev alev yapacak rüzgâr.

Mevlana ve Şems’in gönüldağını, dostluğunu günümüzdeki dostluk yaklaşımı ile değerlendirmek ve anlamak asla mümkün değildir. Bugün ki dostluk bağları menfaate endeksli, fayda merkezlidir. Dost dostu ayıbıyla, kusuruyla kabul edip dostunu mükemmellik mertebesine taşımak iken, böyle bir gönüldaşlık yürek ikizliğini çağımızda yaşayabilmek neredeyse imkânsızdır.

O dönemlerde de insanlar Mevlana ve Şems’in dostluğunu doğru dürüst anlamamışlardı. Değer yargılarının tersyüz olduğu, insanın özüne yabancı, sözüne itibar edilmediği bir zamanda dostluk gibi ulvi bir haslette bu yozlaşma sürecine paralel çürütülmüştür.

Aşkı tek yönlü görmek doğru değildir. Aşk maşuka hastır, maşuk yoksa aşk sancısı nasıl doğacak? Dostluk tek taraflı olmaz/olamaz. Arayış, adayış ister. Arayanda kapris yapmaz, aradığının değerini bulmadan da bilebilir.

Mevlana şuan hayatta olsaydı ne gibi değişiklikler olurdu hayatımızda?

Terör yok olurdu, evlerde kavgalar olmazdı, boşanmalar azalırdı, cezaevleri boşalırdı. İnsanlar kavga etmek için bir sebep aramazlardı. İnsanlar öfkelerini kontrol ederler ve şu iki günlük dünyada kavga etmenin çok nahoş olduğunu anlarlardı. Kardeşlik ve barış içinde yaşamanın çok kolay olduğunu görürlerdi. Batı buna hümanizm demiş ama bu hümanizm değil. Hümanizm, insanlık edebiyatı yaparak insanlığın kanını içmektir. Hümanizm kapitalizmin çirkin yüzünü kapatmak için uydurulmuş sahte bir sıvadır. Mevlana humanist değildi.

Mevlana sözüyle, özüyle, davranışıyla insanların birlik ve beraberlik içinde olduğunu göstermiştir. O bir denge insanıdır. Mevlana modelinde tek bir şey vardır, o da gönül bağı ve insan olmak.

Batı Mevlana’yı şair ve filozof olarak, dört duvar arasında yaşamış, mistik şiirler okumuş bir meczup gibi tanıyor. Biz Türkler de gelenekçi, dört duvar arasında kalmış, sabahtan akşama kadar bunalım takılmış bir insan olarak tanıyoruz. Bu yanlış; Mevlana hayatın her yerinde vardır, hayatla içiçedir, insan neredeyse Mevlana oradadır. Mevlana mutasavvıftır, eğitimcidir, sosyologdur.

Konya’da bulunmamın en güzel avantajı, Mevlana’nın yaşadığı, mayasını çaldığı havasını teneffüs ediyor olmam. Konya’da Mevlana ile ilgili çok zengin kaynaklar var ve kaynaklara ilk elden ulaşıyorum.

Benim kitabım dört dörtlük bir kitap değil. Sonuçta kutsal bir kitap yazmıyorum hâşâ. İnsan ürünüdür, hataları, eksikleri tartışılabilir. Kitaptaki tüm kusurlar bana, güzelliklerde bana ışık tutan, besleyenlere aittir.

Son olarak okurlarımıza söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Öncelikle kitaplarımı okudukları için onlara teşekkür ediyorum. Umarım herkes bir gün gerçek aşk ile tanışır. Size de ayrıca teşekkür ediyorum, bizi okurlarınızla buluşturduğunuz için.

Ben de bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim Sinan Bey.

Evet, Sinan beyle yapmış olduğumuz röportaj burada son bulurken Sinan beyin müjdesini sizlere ben vereyim istedim; yaklaşık on yıl önce kaleme almaya başladığı Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in hayatı yakın bir zamanda okurlarıyla buluşacak inşaAllah. Sinan Bey ile yaklaşık bir buçuk saat görüşme yaptık. (daha da uzun olabilirdi belki ama uçağının kalkmasına çok az bir süre kaldığından bir buçuk saatle yetinmek durumunda kaldık.) Sinan Bey çok mütevazi bir kişiliğe sahip bir insan ve şahsım adına ondan çok şey öğrendim Elhamdulillah. Örneğin kaleme aldığı tüm kitapları abdestli iken kaleme almış ki bu beni gerçekten çok etkiledi. Bu çok önemli bir detay.

Bol Abdestli günler temennisi ile noktayı koyuyorum.



10 BİN SMS SADECE 150 TL



       
(3,4 puan)/13
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karaktersiz ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Kalan Karakter: 500