Uluslararası Toplumsal Araştırma Programı (International Social Survey Program/ISSP) kapsamında düzenlenen dindarlık araştırması söz konusu problem ekseninde hazırlanan üçüncü çalışmadır.
Daha önce 1991 ve 1998 yıllarında gerçekleştirilen iki çalışma, bu konuda yapılan alan araştırması olarak bilinmektedir.
Bu çalışmalarda “din ve değişme arasındaki ilişki” araştırma konusu olarak seçilmiştir. Araştırma, “toplumsal değişmenin dünyevileşme (secularization) ürettiği” temel hipotezi üzerine oturtulmuştur.
ISSP saha araştırmalarının bir parçası olarak 43 ülkede uygulanmak için geliştirilen dindarlık soru cetvelinin Türkçe’ye çevirisi ve Türkiye’ye uyarlanması ile alan araştırması Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi öğretim üyelerinden Ali Çarkoğlu ve Ersin Kalaycıoğlu tarafından yürütülmüştür.
Araştırmada “Dindarlığa İlişkin Veriler” başlığı altında, “Hayatın anlamı nedir? Din, hayatın anlamı konusunda ne derece etkilidir?”, “Allah tek tek herkesle ilgilenir mi?”, “Bilim insanlığa yararlı mı ve dini inancı aşındırıyor mu?”, “Allah ile nasıl bir ilişki tasavvur ediyorsunuz?” “Hayatın akışı insanın mı Allah’ın mı elindedir?” soruları irdelenmiştir.
Buradaki sorular, esasında -büyük ölçüde- Aydınlanmacı bir bakış açısıyla Tanrı tasavvurunun deist olup olmadığını ölçmeye çalışmaktadır. Dolayısıyla araştırmanın alt başlığında, “Türkiye modernleşmesinde Aydınlanma cereyanının derecesi-etkinlik oranı” ifadesi kullanılabilirdi. Çünkü dinin içinden meseleye bakıldığında aynı problemleri bir soru altında özetlersek, şu sorulabilirdi: Hayatın anlamını fark etmede, olumsuz veya olumlu olaylarda Allah’ın etkinliğini tecrübe ettiniz mi?
İşin başındaki kanı oldukça dogmatik bir özellik arz etmektedir. Toplumsal değişmenin dünyevileşme ürettiği varsayımı hipotezini doğrulamayı hedefleyen araştırıcılara ilk adımda şu soruyu sormamız isabetli olacaktır: Peki, hangi değişme? Bu soruyu sormamız aslında aşikâr bir şeyi ilan etmekten başka bir şey değildir. Çünkü değişmenin ibresi modernleşme projesiyle birlikte zaten dini dışlamak üzere ayarlanmıştır. Projenin zorunlu sonucu dünyevileşme olduğu sürece, acaba bu araştırma, savı kanıksamaktan başka ne yapmaktadır?
Deneklere Allah ile doğrudan tecrübî bir (ben-sen) ilişkiye girip girmedikleri sorulmuştur ve büyük çoğunluk bunu olumlu olarak cevaplamıştır. Ancak bir aracı fikrinin olup olmadığı sorulurken daha ziyade Hıristiyanlık telakkisinden tercüme edilmiş bir soru vardır. Zira aracı kurum olarak kilise akıllara gelmektedir. Ne var ki araştırmacılar bu soruya verilen olumlu oranı tasavvuf olarak yorumlamışlardır. İnsan-ı kâmil öğretisi ışığında bakıldığında onda yok olmayı hedefleyen mürit için, daha ötesi düşünülmez bile. Dolayısıyla onun aracı mı amaç mı olduğu tartışılacak bir konudur.
Kısacası Türkiye’de hemen hemen beş kişiden biri Allah ile olan ilişkilerinde doğrudan kişisel bir ilişki içinde olmadıklarını belirtmektedirler. Dahası bu soru, modernitenin insan ile Tanrı arasındaki doğrudan ilişkiyi nasıl zayıflattığını da test etmektedir. Çünkü kutsal ve profan; din ve devlet; din ve laiklik dahası kamusal alan tartışmalarının gerisindeki Tanrı tasavvurunun da değişmesi çok doğaldır. Yine bu soruyu destekleyen ve bizim yorumumuzu da güçlendiren bir başka sorgulamada, insanların zihninde seven-korkutan türünde somut bir Allah tasavvurunun olmadığı ortaya konulmuştur. Oysa Kur’an endeksli bir algıda, Allah somut olarak mevcuttur. Dolayısıyla araştırma sonucunda tıpkı Hıristiyanlıkta olduğu gibi, metafiziksel bir Tanrı tasavvurun egemenliği öne çıkmıştır. Bunun için olmalı ki, son zamanlarda uzak doğu dinleri, yoga vb. kültürlere ilginin varolduğu dikkat çekmektedir. Bununla birlikte sevgi eksenli Allah düşüncesinin etkinliğinde şüphesiz Mevlevilik, Bektaşilik ve Yesevilik gibi etkilerin baskınlığı dikkati çekmektedir.
Temel tezimizin bir devamı olarak din-bilim ilişkisi sorgulanmıştır. Bu bağlamda “bilimin insanlığa yararlı olup olmadığı ve dine olan inancı aşındırıp aşındırmadığı ilk soruları oluşturmuştur. Deneklerin beşte biri kadarı bu konuda sorulan sorulara yanıt vermekte kararsız kalmış, % 6 - 7 kadarı ise fikrinin olmadığını bildirmiştir. Deneklerin yarısı bilimin yararlı olduğunu düşünmekle birlikte, bilime çok, dine az inandığımız kanısında da değillerdir.
Modernitenin din algısı daha çok metafiziksel bir alanı kabule yada redde dayandığı için araştırma, cami ile türbe ziyaretini aynı kategoride değerlendirmiştir. Hal böyle olunca soruyu hazırlayanların zihninde zaten somut bir Tanrı telakkisinin olmadığı anlaşılmaktadır. Yine bu bağlamda nazar, büyü gibi alanlar metafiziksel bir bağlam içinde sorgulanmaktadır. Oysa batıl inancın dağılımı için sorulabilecek bu soru da, yukarıdaki bakış açısından sorulmuş bir sorudur. Dolayısıyla bu sorular, aynı zamanda somut Tanrı telakkisinin mahiyetini de test etmektedir.
Bir diğer aydınlanmacı mantıkla sorulan soru ise, “duaların tam olarak kabul edilip edilmediğini” sorgulamaktadır. Ateist ve darwinci Richard Dawkins’in Tanrı Yanılgısı kitabı da ateizmi temellendirmede benzer bir tezi esas alır. Dawkins, birinin yada kişinin kendine dua ettiğini kabul edersek, bunun sonucunun anında görülmesi gerektiğini söyler! Mesela bu kişi hasta ise, duanın kabul edildiğinin göstergesi iyileşme olarak konumlanır. Bu düşüncenin gerisinde bilim ve din çatışması yatmaktadır. İmanın ve duanın etkisi varoluşsal bir düzlemde boyut kazanmayla ilgilidir. Oysa bilim, mesela tıp, bedensel bir rahatsızlığı gidermeyi amaç edinir. Dinin içinden bakan bir anketör bu soruyu muhtemelen duanın hayatınızdaki önemi yada dua esnasında nasıl bir ilişki içinde olduğu şeklinde sorardı.
Araştırmaya göre, Türkiye’de dindarlığın hoşgörü kaynağı olduğuna dair bir genel kanaat bulunduğu sonucuna varılmıştır.Ancak farklı dinden olanları dışlamaya yönelik sorular ve hoşgörü ilişkisinin bağlantısının sorulması anlamlı olmakla birlikte, bu düşünce daha ziyade islamofobi cereyanından daha sonra nüksetmiş bir düşüncenin geri kalıntısıdır. Dahası Batı’da hatta ülkemizde İslam’a ve dine karşı bir önyargının oluşması, inanan müslümanlarda da benzer bir reaksiyonu tetiklemesi pek tabiidir. Zaten zihinlerde Müslümanların radikal ve dışlayıcı hatta kırıp döken bir özelliğinin olduğu bilinçaltında saklıdır. Bu kişiler ne kadar hoşgörülü sorusu zaten işin başında bir önyargıya dayanmaktadır. Müslümanların ne kadar hoşgörülü olduğu, belki de bir başka dine mensup olanlarla kıyaslanınca bir anlam ifade edebilir. Ne var ki bu soru dinden ziyade Türk toplumunun kendi gibi olanlara daha hoşgörülü olması şeklinde yorumlanmalıdır.
Belki de burada dinden ziyade etnisite ve farklılık türünde bir doku farklılığı kendini hissettirmektedir. Dışardan bir bakışın bu soruyu sorması ve tahammül/tahammülsüzlük şeklinde bir yoruma gitmesi oldukça doğalken; içerden bir bakış bu farklılığı etnisite eksenli yorumlayabilirdi. Çünkü sekülerleşme trendi bütün toplumu etkilemiştir. Dolayısıyla bizim toplumumuzda da din, kültüre yakın bir yerde konumlanmaya başlamıştır. Bu düşüncemizin bir devamı olarak, kendini muhafazakar bir potada tanımlayan kişi potansiyel olarak dindar şeklinde görülmektedir. Hatta şehirleşmeye ayak uyduramamış kişiler bile bu kulvarda görülmektedir. Oysa köy kültürü dinden ziyade pagan kültürüne daha yakındır. Nereden bakarsak bakalım, hoşgörü ve din değişkeninin sorgulandığı bölüm, din adı altında kültürü ve etnisiteyi sorgulamaktadır.
Sonuç olarak anket yoluyla bilgi edinmenin sadece bir genel yoklama şeklinde bilgi verebileceğine ulaşıyoruz.Hatta bilimsel olarak düşüncemizi dikte etmenin en kestirme yollarından birinin anket olduğu çıkarımına da gidebiliriz. Ancak bu sorular ve verilen cevaplar ışığında modernitenin ve aydınlanma projesinin de ülkemizde ister açıktan isterse de gizliden gizliye ne kadar etkin olduğunu, başta soruyu yöneltenler olmak üzere denekler de göstermektedir. Matematiksel formüllere din alanını sıkıştırıp, bilimsel sonuçlara ulaşma inancı da pozitivizm etkinliğinin bir göstergesidir. Zira bu düşünce sınırlarında kalındığında, bilimin demiryolu rayları döşediği; bilim adamları için de çalışmalarını bu raylar boyunca ilerletmenin önemli” olduğu sonucuna ulaşabiliriz. Konu din ve metafizik bir alan olunca, onun hangi raylarda nasıl ilerleyeceğini de şüphesiz pozitivist din algısı belirleyebilir.
aliyecinar@gmail.com
Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü