Arap ülkeleri yolsuzluk bakımından kendilerinden geri kalmayan, Irak'ı işgal eden ve ataerkil-kapitalist bir kast sistemiyle yönetilen Batı ülkelerini hâlâ 'demokrasi' zannediyor.
Arap ülkeleri yolsuzluk bakımından kendilerinden geri kalmayan, Irak'ı işgal eden ve ataerkil-kapitalist bir kast sistemiyle yönetilen Batı ülkelerini hâlâ 'demokrasi' zannediyor. Bu arada ABD, Arapları 'demokrasi' bahanesiyle din temelinde bölme stratejisini Mısır'a da uygulamaya başladı
Britanyalı milletvekillerinin şubat başında ortaya çıkan yolsuzluğuna rağmen, ülkelerimizdeki siyasetçilerin ‘en köklü demokrasi’ye yönelik körlükleri son bulmadı. Britanyalı vekillerin yarısından fazlasının fonları zimmetlerine geçirmesi, Avrupalı ve Amerikalı siyasetçilerin adının karıştığı ilk skandal da değil. Demokratik diye adlandırılan Batılı rejimler yolsuzluk bakımından, Ortadoğu’dan veya yolsuzluk tohumu taşıyan bu ataerkil kapitalist dünyanın başka bir bölgesindeki diktatoryal rejimlerden geride kalmıyor. Bu ataerkil kapitalist dünya insanlar arasında din, uyruk, sınıf, milliyet ve cinsiyetin yanı sıra bu üst kimliklerden çıkan başka kimliklere göre ayrım yapıyor. Bu adaletsiz sistemin çöküşünün son göstergelerinden biri de ekonomik kriz. Bu kriz ilk veya son da değil. Daha önce de büyük bankaları, ticareti ve emlak şirketlerini vuran ve yaşananlara bizzat yol açan bankaların ve zenginlerin çıkarı için yoksulların aleyhine olacak yöntemlerle atlatılan krizler çıkmıştı ve yenileri de çıkacaktır.
Batı kendine demokrat
Ataerkil, Hıristiyan, askeri, emperyalist ve kapitalist sistemlerin gölgesinde demokrasi gerçekleşebilir mi? Bazıları Avrupa ülkelerinin ve Amerika’nın Hıristiyanlık temelinde yönetilmediğini, buralarda dini değil sivil yasaların uygulandığını söylecektir. Bu ülkelerin çoğunda, dini ve siyasi değişmezlere yönelik eleştirilerin ve bilimsel kalkınmanın sürmesiyle birlikte kilise doğal olarak devletten ayrıldı. Fakat ataerkil Hıristiyan düşünceye dayalı kapitalist kast sistemi, bugüne dek hem Batı’da hem de Doğu’da milyonlarca insanı aldatmak için daha çekici isimlerle ve farklı şekillerde sürüyor.
Bazı Mısırlı ve Arap siyasetçiler, gerçek demokrasinin üzerine kurulu olması gereken temelleri, yani ekonomik ve sosyal adaletin hem ülke içinde hem de dışında sağlanması gerektiğini idrak etmeksizin Britanya ve ABD demokrasisini övüyor. Peki Britanya ve Amerikan demokrasisi, yalan söyleyerek Irak’a veya başka halklara vahşice saldırmak mıdır? Ülkenizin çıkarlarını savunursanız ve bu arada başka halkları açgözlü bir biçimde sömürerek öldürürseniz demokrat olabilir misiniz?
ABD Başkanı Barack Obama, Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ı veya başka temsilcilerini barış girişimini harekete geçirmeleri için ülkelerimize gönderiyor. Ona güveniyor muyuz? Barış girişimi harekete geçireli kaç yıl oldu? Bu arada alınan tek sonuç, Filistin halkının ve bölgedeki başka halkların daha fazla soykırımdan geçirilmesi olmadı mı? Ders almıyor muyuz? Obama ülkelerimize demokrasi getirmekte kararlı olduğunu açıkladı. Sözlerine güveniyor muyuz? Obama Mısır’da demokrasiye, dini özgürlüklere, eğitime ve bilime önem veriyor mu? Britanya veya Amerikan emperyalizminin siyasi hedeflerini sosyal, dini, eğitimsel, bilimsel, edebi ve sanatsal hedeflerden ayırmak mümkün mü?
Solcu veya sağcı, iktidardaki veya muhalefetteki siyasetçilerimizin geldiği şizofrenik nokta ortada. Mısır’a eğitim ve bilim alanında kalkınma konusunda araştırma yapmak için gelen ABD Uluslararası Dini Özgürlükler Komisyonu heyeti görülmemiş bir biçimde övgü aldı. Sanırsınız ki, heyetteki Amerikalı temsilciler Mısır vatandaşı; uluslararası bir ödül almışlar, ülkelerimizi cehaletten kurtaran veya kalkındıran ulusal kahramanlar olmuşlar... Mısır halkının temsilcisinin referans kaynağı ABD başkanı değil, bizzat Mısır halkıdır. Herhangi bir devlet başkanı bir başka ülkede eğitimi ve bilimi ıslah etmek için temsilci gönderebilir mi? Bunu eğitim sömürüsü mü diye adlan-dırmalıyız, yoksa bilim sömürüsü mü?
Hem yaşadığımız bu şizofreni hali, hem de kalkınma ve demokrasi için Mısır’a gelen Amerikalı temsilcilerin gazetelerden övgü alması içimi parçalıyor. Ne yazık ki, dini ve demokratik özgürlükler, eğitim ve bilim alanında kalkınma, barış girişimi, insan hakları, kadın hakları ve diğer haklar gibi kulağa hoş gelen sözlerin arkasındaki emperyalist Amerikan hedefleri, ülkelerimizde çok az sayıda aydın tarafından ifşa ediliyor. Iraklı kadınların özgürleştirilmesi ve halkın kitle imha silahlarıyla totaliter yönetimden kurtarılması, eski Britanya başbakanı Tony Blair ve eski ABD başkanı George W. Bush’un savaş gerekçelerinden bazılarıydı.
Semir Markas’ın 9 ve 16 Şubat’ta Mısır el Yevm gazetesinde yayımlanan iki bölümlük makalesi dikkatimi çekti. ‘Uluslararası Dini Özgürlükler Komisyonu’nun ziyaretinin yorumu’ başlıklı makale, bu yeni emperyalist aldatmacanın üzerindeki örtüyü çekip alarak dini özgürlükleri ilerletme gerekçesinin altına gizlenen bu komisyonun niçin kurulduğunu gözler önüne seriyor. Makaleden şunları öğreniyoruz: Çeşitli ülkeler üzerine her yıl iki rapor hazırlayan Uluslararası Dini Özgürlükler Komisyonu, ABD’de 1998’de çıkarılan Uluslararası Dini Özgürlükler Yasası’nca oluşturulmuş. ABD’nin uluslararası din özgürlüğünü denetle-mesini bir dış politika hedefi haline getiren bu yasa, ülkedeki aşırı dincilerin ve sağcıların dini ve siyasi baskılarının artması üzerine kabul edilmiş.
Sömürgeci Lord Cromer dirildi!
Semir Markas, komisyonun ‘Mısır’daki dini gruplar’ ifadesini 2004 tarihli raporunda kullanmaya başladığını belirtiyor. Yani vatandaşları arasındaki anlaşmazlıkları kontrol altına almayı başarabilecek ‘ulusal’ bir Mısır’dan değil, dini grupların Mısır’ından söz ediliyor. Her vatandaşın hak sahibi olmasıyla, dini grupların bireylerine haklarının verilmesi arasında temel bir fark vardır. Britan-ya’nın Mısır’daki sömürge yönetiminin valisi Lord Cromer 100 yıl önce, Mısır nüfusunun ulusal birlik çatısının kapsamadığı farklı gruplardan oluştuğunu ve bu durumun toplumun heterojenliğini derinleştirdiğini iddia etmişti. Bu düşünce emperyalist hedeflere hizmet ediyordu. Mısır ulusal hareketi ülkeyi din, mezhep, etnisite ve dil temelinde bölen bu düşünceye karşı durdu. Fakat din, mez-hep, dil ve etnitisite üzerine aynı konuş- ma 2010’da bir kez daha tekrarlanıyor.
Uluslararası Dini Özgürlükler Komisyonu’nun Mısır raporu öncelikle Kıptilerden bahsediyor. Sonra Yehova şahitlerine geçiyor. Ayrıca Sünnilerden, Müslüman Kardeşler’den ve cemaatlerden söz ediyor. Ardından Şiilere, Yahudilere ve Bahailer gibi dini azınlıklara değiniyor. Bu mantık Lord Cromer’ı yineliyor. Haklarımızı
ulusal entegrasyonu sağlayacak şekilde kazanmak için hep birlikte çalışmakla, her grubun diğerinden tecridini derinleştirmek arasında fark var. Din özgürlüğünü, Mısır’ı din ve mezhep temelinde yeniden bölerek değil, devletin sivil yapısı çerçevesinde ve Anayasa’nın 46. maddesi uyarınca sağlamalıyız.
Dinler devletleri bölüyor
Özetle dini özgürlük raporları Mısır’a, kimliklerine bakılmaksızın bütün vatandaşların devleti olarak değil, ‘dini gruplar’ın devleti olarak yaklaşıyor. Oysa her grubun karşılaştığı sorunlar, ulusal entegrasyon kanalıyla ve vatandaşlık temelinde çözülmeli. Söz konusu komisyon ülkeyi bölmek için mezhepçi rejimi derinleştirmeye çalışıyor.
Din kartı halkların dış ve iç sömürüye hizmet etmek amacıyla bölünmesi açısından tehlikeli bir rol oynuyor. Ülkelerimizdeki kamu bilinci de bu tehlikeyi idrak etmiş değil. Zira yönetim aşırı dinciliği besliyor. Medya ve eğitim sistemi de, başka inançları kabullenemeyen, gerçek vatandaşlığın anlamını idrak edemeyen ve vatandaşların din, cinsiyet, etnisite ve mezhep gözetilmeksizin hukuk önünde eşit olduğunu anlayamayan aşırılıkçı dini tonun artmasında rol oynuyor.
Bir başka deyişle Mısır’da sivil toplum ve sivil devlet kurulmalı, anayasa düzeltilmeli ve farklı gruplardan vatandaşlar arasında ayrım yapan yasalar kaldırılmalı. Fakat bilinçsizce veya çıkarları uğruna ‘din ticareti’ yapan bazı eğitimli siyasetçiler bu trajedinin içine düşüyor. Onlar halkı ikiye ayırıyor: İlk grup dinciler veya ahiretçiler, inançlı, vatansever ve onurlu olanlar, yani dünya için değil ahret için çalışan cennet ehli;
ikincisiyse dinsizler, hainler, ateistler ve kâfirler, yani ahret için değil dünya için çalışan cehennem ehli.
ABD’nin silahı Sufi tarikatlar
Terörist eğilimli bu din dili Mısır ve Arap medyasına hâkim oldu. Din tacirlerinin kullandığı bu dilden korkan birçokları sessiz kalıyor. ABD, İsrail ve AB de dinci emperyalist oyunlarını oynuyor. Bu oyunların sonuncusu, ABD’nin Sufi cemaatleri desteklemesi. Uluslararası Dini Özgürlükler Komisyonu, Mısır’ı ve bazı Arap ülkelerini Sufi tarikatları güçlendirmeye sevk etti. Mısır’ın tarihini incelerseniz, Sufi tarikatların emperyalizmden veya onunla işbirliği içindeki yerli yönetimden kurtulma amaçlı ulusal projelere olumsuz yaklaştığını görürsünüz. Dolayısıyla, yeni Amerikan emperyalizmi de halkı din ve mezhep temelinde bölmek için bazı Sufi tarikatları kullanmaya çalışıyor.
O halde din örtüsü altındaki bu dış ve iç tehlikeyle nasıl mücadele etmeli? Makaleler yazmak yeterli mi? (Londra’da Arapça yayımlanan Hayat gazetesi, Mısırlı feminist yazar, 22 Şubat 2010)