Ailenin toplumların en önemli kurumu olduğu konusunda kimsenin itirazı yoktur. Müslüman veya gayri Müslim bütün milletler aileyi önemser. Aile hakkında resmi beyanlarda bulunur. Aileyi koruma altına alan bakanlıklar, müesseseler geliştirirler. Aile şüphesiz önemli, insan olup da aileyi önemsiz görmek elbette mümkün değildir. Ancak aileden ne kastettiğimiz ve ailenin bekası ile ilgili önerimizin ne olduğu da önemsenmesi gereken bir konudur. Ailenin kutsallığını beyan etmenin aileye bir menfaati olmadıktan sonra beyanla destek veren durumunda olamayız.
Ailenin bizim anlayışımızda ihtiva ettiği alan, muasır anlayışların aileden kastettiği ile aynı olmamalıdır. Biz aileden, eşleri, evliliğin sonucu olan çocukları, anne babaları, onların asıllarını, anne babaların uzantılarını kastederiz. Farklı seviyelerde de olsa aile çatısı bu kalabalık grubu kuşatmalıdır. Farklı seviyelerde ve sorumluluk derecesinde de olsa aile bireyleri birbirlerine karşı mesuliyet taşımalıdır. Bu, şunu göstermektedir. Biz aileyle, bir çalışanın maaşı ile ekonomik geçimin temin edildiği dört veya altı kişilik küçük grubu kastetmiyoruz. Muayyen bir yaşa kadar üst olmayı gerektiren, kanunlarla sınırlandırılmış yetkilerle, bakıp beslemeyi ifade eden konut beraberliğine aile demiyoruz. Ya da aile bu değildir.
Gelişen kapitalist anlayış, etkin hale gelen dünyevileşme, bize kendine göre bir anlayışı dayatmış olabilir. Akidemiz ve şeriatımızdan hareketle oluşturacağımız bir bakış tarzı bu çapta küçük bir aileyi önümüze koymayacaktır. Mevcut anlayışın ortaya koyduğu aile, maddi ölçülerin esas alındığı bir anlayışın ürünüdür. Midelerin doyması, soğuğa sıcağa karşı korumalı mekânlarda beraber barınmak zorunda olanlara aile denmesi bizi ifade etmemektedir. Bizim için aile, bu sayılanların yanında akidemizin korunduğu, şeriatımızın yaşandığı; akide ve şeriatımızın yayılması için merkez durumunda olan yapıyı ifade etmektedir. Bunun için biz aileyi bir okul, bir cami, bir kışla olarak telakki ederiz. Bu telakkimizin gereği olarak aileye kutsiyet izafe ederiz.
Nikâh bunun için teşvik edilmiştir. Ailenin bu mantıkla ayakta tutulması zinadan kumara kadar haramların engellenmesi, namazdan infaka kadar Allah'ın emirlerinin tatbik edilmesini sağlar.
Aile ve Müslüman ya da ev ve cami
Müslüman olarak ailede bulunuşumuz ve bize takdir edilen görevi eda edişimiz, kesinlikle Allah için yapmaya çalıştığımız kulluğumuzun çok önemli bir parçasıdır. Ne evi ne de evlenip ev sahibi olmayı yalın dünyevi bir iş olarak göremeyiz. Şehvetlerimizin tatmini uğruna gibi görülmüş olsa bile ev sahibi olma ve o süreç, çok önemli kulluk görevlerimiz arasında bulunmaktadır. Başta peygamberler olmak üzere kullukta muvaffak olduğunu zannettiğimiz bütün iyi mü'minler, mabetleri ile evlerini ayırmamışlardır. Mabetlerde yaptıklarını ahiret için, evlerinde yaptıklarını dünya için görmemişlerdir. Kur'an ve hadislerde, tevhid kelimesinden sonra gelen temel ibadetler düzeyinde bize sunulan sılayı rahim'in niteliği üzerinde durulması halinde bile mesele gayet rahat anlaşılacaktır. Sılayı rahim'i yani ailevi ilişkileri koparanlara takdir edilen cezanın Allah Teâlâ'nın rahmetinden uzaklaştırılmak olduğunu öğrendiğimizde, namaz ve benzeri ibadetleri koparanlara verilecek ceza ile benzeştiğini göreceğiz. Bu da bizi, bir Müslüman olarak aileyi, ekonomik değerlerin üstünde bir değerle ve daha geniş bir yelpaze üzerinden değerlendirmeye sevk etmektedir. Ailenin varlık maksadı da, aileden beklenen de camiyle ve medreseyle iç içedir.
Ne aile ne de ailenin en temel barınağı ev, İslam'ın kendi hükümranlığı dışına bırakacağı alanlar olamaz. Ev de aile de, ya Müslüman olur ya da başka bir isme layık olur.
Fertlerinin Müslüman olduğu ama kurum olarak ailenin Müslüman olmadığı bir şekil tasavvur edemeyiz. Bu olsa olsa bir ucube olur. Camisiyle evi, namazıyla ailevi ilişkileri arasında tezat bulunan insanların bulunduğu durum, Medine'de mescitte namaz kıldığı halde yüreği başka mekânlarda olan münafıkların durumu gibidir.
Kur'an'ımız aile ismini anan bir ayet ihtiva etmiyor olmakla beraber ailenin bir numarası olan eşlerin varlığına ve o eşleri bir arada tutan etken duyguya farklı açılardan işaret etmiştir. A'raf suresinin 189. ayeti, eşler arasındaki bir arada bulunmanın etken duygusuna işaret eder: 'Sizi tek bir candan yaratan, gönlünün ısınacağı eşini de aynı şeyden yaratan O dur.'
Rûm suresinin 21.ayeti ise, bu büyük hakikati, önünde diz çökmemiz gereken büyük mucizelerden bir mucize olarak önümüze koymaktadır: 'Hemcinslerinizden, kendilerine ısınacağınız eşler yaratması, aranıza merhamet ve sevgi koyması da O'nun âyetlerindendir.'
Âyet deyiminin, bir mucize olarak Kur'an için, Allah'ın azametini gösteren güneş ve benzeri mahlûkat için kullanıldığını düşünürsek mesele daha iyi anlaşılacaktır.
Ailenin bulunması, ailenin fonksiyonunu ayet ve hadislerin belirttiği açılardan icra etmesi, insanın en temel ihtiyaçlarından birinin karşılanması anlamına gelmektedir. Bunu sadece dünyalık veya sadece ahiret için gereklilik penceresinden göremeyiz. O veya bu açıdan aile, insanın en temel ihtiyaçlarından biridir.