24 Ocak 2018 Çarşamba

Bu topraklardaki üç temel taşımız


Mustafa Kasadar

İslam dünyasının hemen hemen her tarafında bir zihni bunalım ve ruhi çöküntü yaşanmaktadır. İnsanların kafası gün geçtikçe daha fazla karışmakta / karıştırılmaktadır. Hatta iş o hale gelmiştir ki bilgi seviyesi arattıkça aklı karışıklık da katmerleşmektedir. Din adına konuşulanlara kulak kabarttıkça duyduklarınıza inanamıyorsunuz. O halde ki meşhur “bu kadar cehalet ancak tahsille mümkündür” sözünü telaffuz etmekten kendinizi alamıyorsunuz.

Eskiden dini ilimler medreseler kadar camilerde ders halkalarında da okutulurdu. Herkese açık bu ders halkalarına her yaştan ve her seviyeden insan gerek talebe ve gerekse dinleyici olarak katılır, ilgi ve alakası kadar o ilimden pay alırdı. Tabii hocalar da hocaydı. Bugünkü gibi tapu kadastro memurundan faksız matruş bir halde de değillerdi. Bir ağırlıkları vardı. İnsanlar mezhep falan bilmezdi ama sırat-ı müstakim üzere yaşarlardı. Zira hangi konuda kafası karışsa bu âlimlere gider sorar, sorulan kişi de “sizin fetva vermeye en çok cüretli olanınız ateşe en yakın olanınızdır” nebevi ihtarını hiç gözünün önünden ayırmadan konuşur ve haktan başka bir şey söylemezdi. Soruyu soran da aldığı cevaba tam bir teslimiyetle teslim olur ve mucibince amel ederlerdi. Bu yakın zamana kadar da böyle devam etti. Örneğin Erzurum'da Osman Bektaş, Halis Emek, Yunus Kaya (Allah Teâlâ hepsine gani gani rahmet etsin) böyleydiler.


Emin Saraç Hocaefendi 1943'de İstanbul'a geldiğinde -ki o dönem tek parti zulmü devam etmektedir- Hüsrev Efendinin (v:1953) Fatih Camii'nde okuttuğu derslerden şöyle bahsetmektedir: “Hüsrev Efendi biz İstanbul'a ilk geldiğimizde burada (Fatih Camii), minberin sağ tarafında her gün ders okuturdu. Öğlen ve ikindiden sonra en yüksek dersler okunurdu. Hidaye'yi okutuyordu, Kadı Beyzavi Tefsiri'ni, Buhari-i Şerif'i, İhya-i Ulûm'u, Şifa-i Şerif'i, Risale-i Kudsiye'yi okuturdu. Bu gibi kitaplar burada devamlı surette okunurdu.”

Evet, bugün bu kitaplar ilahiyat fakültelerinde dahi okutulmamaktadır. Kadı Beyzavi Tefsiri'ni ise okutacak hoca zor bulunur. Ama o gün bu dersler camilerde okutuluyormuş ve onu dinleyip anlayacak muhatap bulunuyormuş.

Şu anda da halen hayatta olan ve her birisi bir konuda fetva verirken kılı kırk yararcasına dikkat eden Halil Gönenç (Allah Teâlâ kendisine uzun ömürler versin) gibi hoca efendiler çok şükür vardır ama maalesef giderek sayıları azalmaktadır. Yeni yetişen gençler ilim sahibi olmakta ama eskilerin edeb ve ahlakını kuşanamamaktadır. Çünkü ilim artık bir âlimin rahle-i tedrisinden geçilerek değil şuradan ya da buradan aparma şeklinde alınmaktadır. Bunun için de akide ve fıkıh konuları da dâhil olmak üzere her şey tartışmaya açılmakta ve insanlar bir fitnenin içine itilmektedir.

Emin Saraç Hocaefendi kendisiyle yapılan bir söyleşi de bizi biz yapan ve bu topraklarda asırlar boyunca birbirimize kenetlenerek yaşamamızı sağlayan iksiri şöyle açıklıyor:

“Bizim, şu topraklar üzerinde üç tane mühim temel taşımız vardır. Bir: Ehl-i Sünnet akîdesine sâdık olmak. İki: Mezheb'e, husûsiyle Hanefî mezhebine merbût olmak. Bu ümmetin üçte ikisinin bağlı olduğu bir Mezheb-i hanefî var ki en zengin Fıkıh serveti onların elindedir. Üç: Tasavvuf…

Tasavvuf, bu milletin hem sultanlarının hem de ulemasının arasında muttefekun aleyh bir hususdur. Biliyorsunuz sultanlarımız Şeyh Edebâli'den son Padişah Vahdeddîn Hân'a kadar hep Nakşî meşreb olduklarını, hâlâ hayatta olan Fethi Sâmi Beyden de işitmiştim. Hatta bana tamir edilmek üzere epey yıpranmış bir Delâilu'l-Hayrât getirmişti. “Memleketten hicret ederken Şah dayım bunu yanında götürmüş. Elden ele dolaşmaktan bu hâle gelmiş” dedi. Görüyorsunuz değil mi! Sultan memleketten göçüp giderken yanında Delâilu'l-Hayrât'ı götürüyor! Bu insan, memleketten birinci dereceden mes'ûl olan şahıstır! Şu mübârek diyârımız hep onların eseridir. Biz, bu insanların yolunu unutursak neye dayanacağız?” (İnkişaf Dergisi)

Paylaş:

YORUMLAR

Yorum Yaz